Uyandığımda etrafımda insan topluluğu vardı. Nefeslerini hissediyordum...
1,823
okunma

Fârisî

Güneş ışınlarının yakıcı etkisiyle uyandım. Yorgun hissediyordum. Muhtemelen uykumu tam alamamıştım. Yataktan doğruldum ve birkaç mukavemet hareketleri yapmak için yataktan indim. Biraz gerinip mukavemet hareketleri yaparken karşımdaki duvarda asılı duran aynada yansımamı gördüm. Aynada gördüklerimle birden şaşırıp kaldım. Göz altlarım mosmordu, alnım kırışmış ve sakallarım hafiften kırlaşmıştı. İnanamadım. Bir gecede nasıl böyle birden bire yaşlanabilirdim. Aynaya biraz daha yaklaştım. Hafızam yanıltıyor olmalıydı. Şimdiki hâlim bana hatta gençliğime bile hiç benzemiyordu. Hemen üzerimdeki tişörtümü çıkarttım ve sağ omzuma baktım. Yoktu. Sağ omzumda, hafiften hilale benzer doğum lekem yoktu. Nasıl olabilirdi bu? Olamazdı. Rüya görüyor olmalıydım. Peki, uyandığım bu oda gerçekten de benim odam mıydı? Hayır. Benim evim, odam böyle değildi. Odamdaki perdeler saten, pencereler plastik doğramaydı. Oysa bu odada pencereler ahşaptandı. Allah’ım ben nasıl bir hâle düşmüştüm? Böyle bir şeyin olması mümkün müydü? Eşim, çocuklarım neredeydi? Onlar da mı buradaydı? Bu sorular aklımı kurcalarken etrafı incelemeye başladım. Yatağın sağ köşesinde ceviz ağacından yapma bir masanın üzerinde kitap ve defterler vardı. Kitabı elime aldım ve sayfalarını çevirmeye başladım. Kitabın adı Arap alfabesiyle Ferdâ olarak yazılmıştı. Kitap Farsça yazılmış şiirlerden oluşuyordu. Üniversitede Dil Kürsüsü’nde profesördüm. Dil ile aram çok iyidir. Yazıları hemen hemen çözebilme kabiliyetim vardır. Birkaç şiir okuyup kitabı masanın üzerine bıraktım. Salondan sesler geliyordu. Herhalde ailecek koca bir rüyanın içindeydik. Başka ne olabilirdi ki? İnce sesli bir kadının konuşmaları duyuluyordu. Biraz sonra bir ad söyleyerek seslendi. Önce üstüme çekmedim. Ama kadın tekrar seslenmişti.

“Mohsen. Mohsen gel”. İrkildim. Hiç tanımadığım bir sesin sahibinin evinde ne işim vardı. Hem Mohsen de kimdi? Odadan çıktım ve sese doğru gittim. Eşime hiç benzemeyen, kumral bir kadınla karşı karşıyaydım. Eşim ise sarışındı. “Kızımız kahvaltıyı sensiz yapmak istemedi. Babam olmadan yemem dedi. E, haklı tabii kaç gündür yüzünü göremiyor.” Kızımız? Artık olanları aklım havsalam almıyordu. Onlara bir şey belli etmemeye çalışıyordum; ama kendime de engel olamıyordum. Birden “Sen uyurken Tabip Nadir aradı. Seninle acil işi varmış. Hemen gelmeni istedi. Yolunda gitmeyen bir şey yoktur İnşaallah”

Biraz bekledim. Kendime zaman kolladım. Tabii ya hususi bir mevzu vardı öyle mühim bir şey değil diyerek kestirip attım. Bir iki şey yiyip masadan kalktım ve dışarı çıktım. Hem buraları bilmeyip hem de kendimden emin bir şekilde nasıl gidebiliyordum. Bilmiyordum. Bildiğim sanki daha önce buraları bir yerlerden hatırladığım. Sanki burada daha önce yaşamıştım. Apartmandan inip caddeye çıktım. Sokaklar kalabalıktı. Seyyar satıcılar geziniyor, insanlar bir oraya bir buraya koşturuyorlardı. Bazı bazı naralar atılıyor, çığlıklar yükseliyordu. Dükkânlarda ve sokaklarda Farsça tabelalar asılıydı. İran’daydım, artık buna şüphe yoktu. Bermurad Caddesi’ne saptım ve yürümeye devam ettim. Birkaç yüz metre gittikten sonra Aşiyan Apartmanı’na girdim. Tabip Nadir’in üçüncü katta oturduğuna dair bir yazı vardı. Merdivenleri ikişer ikişer çıkmaya başladım. Üçüncü kata geldiğimde kalbimin yerinden çıkacağını hissettim. Beynim karışıyordu. Başımda bir şeyler zonklamaya başladı.

Kapının tokmağını vurdum. Biraz sonra kapı açıldı ve küçük bir çocuk çıktı. Buyurun dedi, Tabip Nadir sizi bekliyor. Allah’ım bu çocuk da mı beni tanıyor? Bu durum gittikçe karmaşıklaşmaya başlamıştı.

“Aman azizim. Sana ulaşmaya çalışıyorum. Nerelerde kaldın? Çok mühim bir husus var. Şah tehlikede. Bu gidişat iyi değil. Yakında İran çok karışacak. Sana düşen vazifeyi artık icra etmen gerek. Şah’ı korumak için oluşturulan grubun içinde yer alacaksın. Bu gece Naziflerin evinde toplanacağız.” demişti Tabip Nadir. Nadir dedim. Ben, ben değilim. Bende bir hâl var. Uyandığımda kendime yabancılık çektim. Hem hiç kimseyi, hiçbir yeri tanımıyorum hem de her yeri tanıyor gibi hissediyorum. Bu nasıl bir hâl Nadir? Bunun meâli nedir? Söylediklerim Nadir’e tesir etmişti. Tuhaf tuhaf baktı, elini alnına koyup düşünmeye başladı.

Mohsen, dostum. Herhalde uykusuzluk sana böyle tesir etmiş. Bir haftadır seferiydin. Vazife başındaydın unuttun mu? Sen düşünme bunları, artık kendimizi sağlama almalıyız. Eğer ki Şah düşerse biz de düşeriz, hâlimiz yaman olur. Hadi daha fazla durup kendini yorma. Evine git iyice dinlen. Büyük vazifeye az zaman kaldı dedi.

Tamam, Nadir, gece Nazif’in evindeyiz, geliyorum dedim. Kapıdan çıktım ve merdivenleri yavaş yavaş inmeye başladım. Düşünüyordum. Ama işin içinden çıkamıyordum. Hem aynı anda her şeye yabancı hem de nasıl aşinaydım? Yokuş yukarı tırmanmaya başladım. Evin tersi istikametine doğru gitmekteydim. Nedense eve gitmek istemiyordum. Hiç tanımadığım bir kadın ve bir çocuğun olduğu evde ne yapacaktım ki zaten. Hem ben daha evleneli sekiz ay olmuştu. Evde ise on yaşlarında Şirin adında bir kız vardı. Şirin, nasıl benim kızım olabiliyordu? Hava birden soğumaya başlamıştı. Alt sokaklardan bağıran insanların sesi gelmekteydi. Büyük bir çınar ağacının altında biraz oturup sessizliği dinlemek istedim. On on beş dakika sonra büyük bir kalabalık caddeye çıkmaya başladı. Gittikçe daha da fazlalaşan insan seli ile karşı karşıya kalmıştım. Aynı zamanda diğer caddeden başka bir grup geldi. İki grup arasında sözlü atışmalarla başlayıp kavgaya dönüşen bir durum vuku buldu. Hemen oradan gitmek istedim. Şah’ı savunanalar ve Şah’a karşı olanların attıkları sloganlar kulaklarımda çınlıyor ve beynimde yankılanıyordu. Oradan uzaklaştığım için bir sevinç duydum içimde. Tam sokağa saparken bir uğultu duydum…….. ve tüm sesler sustu.

Bir koku duymaya başladım. Tuzlu su kokusu. Evet. Deniz, deniz kokusu. Ama ben hiç deniz görmemiştim. Ben, Mohsen hiç deniz kenarına gitmeyen, denizi bilmeyen Mohsen. Nasıl oluyordu da denizin kokusunu duyabiliyordum. Ses yoktu. Her şey durmuştu. Kumların üstüne uzanmış, denizin nefesini içime çekiyordum. Deniz dalga dalgaydı, coştukça coşuyordu. Hiç deniz görmeyen ben şimdi deniz görmüştüm. Sol tarafım soğumaya başlamıştı. Kanım çekiliyordu sanki…

Uyandığımda etrafımda insan topluluğu vardı. Nefeslerini hissediyordum. Aralarından biri şöyle demişti İhsan Bey, başardık. Uzun zamandır bunun üzerinde çalışıyorduk. Sonunda muradımıza erdik. Sizi İran’da sokak olaylarında hayatını yitirmiş önemli bir kişinin, Şair Mohsen’in bedenine göndermeyi başardık. Bunu başardıysak sizin önemli çalışmalarınız sayesindedir.

Her şey şimdi yerine oturmaya başlamıştı. Ben Doktor İhsan Nadir, yirmi yıllık doktorum. Doktor Şirin ile sekiz aylık evliyim. Demek nihayet başarmıştık. Peki, neden bu transfer sürecinde olanların farkında değildim. Peki, neden kendimi farklı biri olarak hissettim. Kendimi Dil Profesörü olarak addetmiştim, hekimdim oysa. Anlamlandıramadığım bir durumdu bu. Ama Mohsen. Evet, Şair Mohsen. Gazete haberinde başına gelenleri okuyup üzüldüğüm, şiirlerini severek okuduğum Şair Mohsen Elfârisî. Onun bir nebze kadar hissettiklerini anlayabildiysem, o olabildiysem bu işi başardık, demektir. Belki de ben Mohsen’im, o da İhsan Nadir’dir. Belli mi olur? Hayat… 

Kaya Türkoğlu



interactive connection



Bu İçeriğe Tepki Ver (en fazla 3 tepki)


Bunları da görmek isteyebilirsin!