Uçsuz bucaksız bozkırlar ve zaman zaman çölü andıran alabildiğince uzanan geniş düzlükler. Tanrı Dağları, Türkistan, Orta Asya...

Ata Topraklarına Kısa Bir Gezi

Ata Topraklarına Kısa Bir Gezi

Uçsuz bucaksız bozkırlar ve zaman zaman çölü andıran alabildiğince uzanan geniş düzlükler. Tanrı Dağları, Türkistan, Orta Asya...

Kazakistan’a gitmek için son hazırlıklarımı yapıyordum. İlk defa yurt dışına çıkacaktım. Gideceğim yerler ata topraklarıydı. Pir-i Türkistan’ın, Hoca Ahmet Yesevi Hazretleri’nin zuhur ettiği yerlerdi. Hoca Ahmet Yesevi bu topraklarda bir çınar gibi boy vermiş, o çınarın dalları ta Anadolu’ya uzanmıştı. O dallar kimi zaman Yunus, kimi zaman Mevlana olmuştu. 

Sıcak bir yaz akşamında Ankara’dan aktarmalı uçakla İstanbul’a geldim. Yazın artık son günleriydi. Ruhumda tarifi imkânsız hisler vardı, bir gariplik çökmüştü üstüme. Gurbeti şimdiden yaşamaya başlamıştım. Uçağı beklerken ve havalimanında son çayımı yudumlarken çok sevdiğim güzel vatanıma kısa süreliğine de olsa veda edecek olmanın burukluğunu taşıyordum. Son kez süzdüm insanları, binaları ve buraya ait olan her şeyi. Nihayet uçak gelmişti. Demirden gövdesi ve heybetiyle pençelerini yere koymuştu. 

Gecenin ilerleyen saatlerinde havalandık. Uçak yükseldikçe İstanbul’dan yansıyan ışıklar gitgide belirsizleşiyor, sönmek üzere olan bir mumu andırıyordu. Uçağın küçük penceresinden İstanbul’un son ışıklarını da seyrettikten sonra uyudum. Uyandığımda sabah olmak üzereydi. Güneşin ilk ışıkları camdan yüzüme vurmaya başlamıştı. Bulutların üstündeydik. Aşağıya baktığımda bulutların arasından seçebildiğim kadarıyla dağlar, yeşillikler ve bir nokta gibi evleri görebiliyordum. Yollar ise ince bir çizgi gibi zaman zaman kıvrılarak uzanıyordu. 

Birkaç saat sonra pencereden baktığımda bambaşka bir manzara gördüm. Sapsarı bir toprak gözün görebildiği en uç noktaya kadar uzanmaktaydı. Sanki aşağısını sarı bir sonsuzluk kaplamıştı. Bu düzlükler, insanın hayal dünyasını derinleştiriyor, insanı bambaşka yerlere sürüklüyordu. Güneş adeta yeryüzüne inmiş, inmemişse bile rengiyle her yeri boyamıştı. Bu manzaranın keyfini çıkarırken bana göre sol tarafta oturan Türk yolcular pencereden Aral Gölü’nü seyrediyorlardı. Bir an kalkıp kendilerinden rica ettim ve diğer pencere tarafından kısa süreliğine de olsa bu manzarayı seyrettim. Aral Gölü parça parça olmuş gölcükler şeklinde bir nazar boncuğu gibi sapsarı toprağa yayılmıştı. Belli ki gölün bir kısmı kurumuştu, coğrafya bilgimden de olsa gerek bu kanıya varmıştım. Şimkent Havalimanı’na kadar bu sarı düzlüklerle yer yer hafif yükseltiler bize eşlik etmişti. Uçak Şimkent’e yaklaştığında vadiler arasında kıvrım kıvrım akan Sırderya Nehri seçilmeye başlamıştı. Kuzey-güney doğrultusunda uzanıyordu.

Şimkent Havalimanı’ndan karayoluyla Türkistan’a geçtim. Türkistan, yani Hoca Ahmet Yesevi Hazretleri’nin kabrinin bulunduğu şehir, çok küçük olmamasına rağmen, büyük bir köyü andırıyordu. Çok katlı binalardan tek tük görmüştüm. Meraklı gözlerle arabanın tozlu camından Pir-i Türkistan’ın türbesini aramaya başlamıştım. Görebildiğim her yere dikkatli gözlerle bakıyordum. Orayı daha önce resimlerde ve televizyonda görmüştüm. Yesevi Hazretleri’nin ebedî istirahatgâhı büyük ve görkemli olmalıydı. Benim için belki de bu şehri değerli yapan en önemli şey buraydı. Nihayet çok uzaktan da olsa bu yapıyı görebilmiştim. 

Hoca Ahmet Yesevi Türbesi’ne yöresel deyişle Kesene’ye yaptığım ziyaret beni çok duygulandırmıştı. Yesevi Hazretleri’nin manevi ışığı hâlâ buralardaydı.

Türkistan, yaklaşık yüz bin nüfuslu genellikle tek katlı evlerden oluşan bir şehir. Yer yer yüksek binalar olmakla birlikte şehrin silüetini, genellikle köy evlerini andıran çatıları sac kaplamalı evler teşkil etmekte. Evlerin bahçeleri yüksek duvarlarla çevrili. Türkistan’ın hemen yanında yer alan Botanik Bahçesi şehre ayrı bir güzellik katmakta. Bahçe boyunca kısa bir gezinti yaptığınızda kendinizi bol oksijenli tropikal bir iklime gelmiş gibi hissedebilirsiniz. Nitekim bu bahçe şehrin iklimine önemli oranda etki etmekteymiş. Türkistan’a ayrı bir renk katan yerlerden birisi.

Şehirdeki pazar gezip görülebilecek yerlerden. Pazarda ihtiyacınız olan birçok şeyi bulmanız mümkün. Yöreye ait geleneksel ürünlerden de alabilirsiniz. 

Türkistan’a yaklaşık otuz kilometre mesafede olan Kentavise eski bir maden kasabası. Şehrin girişinde at çiftlikleri bulunmakta. Çiftliklerdeki atlardan birinin yolunuzun üstüne aniden çıkması mümkün. Şehirde büyük oranda Rus mimarisi hâkim. Yer yer eski Alman evlerinden de görebilirsiniz. Yolları büyük bir metropolde bile olmayacak ölçüde geniş. Bu küçük şehirde dolaşırken farklı bir ruh hâline bürünebilirsiniz. İlk zamanlar şehir bende bir labirent izlenimi bırakmıştı. Nereye baksam sanki aynı yapıyı görüyordum. Bu şaşkınlık yalnızca üç dört gün sürdü. Daha sonraları akşam saatlerinde bile dışarıda dolaştıktan sonra kaldığım yeri rahatlıkla buluyordum. 

Buralara veda ettiğimde içimi kaplayan hüznü tarif edemem. Bizi havalimanına götüren eski model bir midibüsün camından o sonsuz bozkırları son kez izlediğimde duygulanmıştım. Uçak havalandığında ise gece karanlığında son kez selamlayarak veda etmiştim bu topraklara. O sarı toprakları gece karanlığında görmesem de hissedebiliyordum. 

Bülent Kaya


interactive connection



Bu İçeriğe Tepki Ver (en fazla 3 tepki)


Bunları da görmek isteyebilirsin!