Makale...

             Mihriban’dan Dost’a Yolculuk Abdurrahim Karakoç ve Aşk

                                                    Harun Ceylan*


Abdurrahim Karakoç (1932-2012), 20. yy. Türk şiirinin öne çıkan isimlerinden birisidir. İnsanî duygularını, öfkesini, fikir çilelelerini, aşklarını, davasını, sosyal ve kişisel boyuttaki tepkilerini halk şiiri şekillerini ustaca kullanarak dile getirmiştir. Hayatı boyunca, dürüstlüğü, mertliği, doğru bildiklerini savunmadaki yürekliliği, fikir namusluluğu ile tam bir Anadolu insanı gibi davranmış ve bu duruşuyla Türk aydını için örnek bir tavır sergilemiştir. Bağlı olduğu millî ve manevî değerleri, geleneksel birikimi ve kendine has imaj dünyasıyla harmanlayarak savunan Karakoç, böylece insanımıza öze dönüş çağrısı yapmıştır. Dünya üzerinde acı çeken, haksızlığa uğrayan, zulüm gören Türklere ve Müslümanlara şiirleriyle her zaman birlik mesajı vermiştir. Evrensel birliğe yaptığı vurgularla beraber ülkemizdeki aksaklıkları, ahlaksızlıkları, sözde aydınların millî değerlere aykırı düşüncelerini de şiirleriyle hicvetmiştir.  Karakoç’un bu hassasiyet çerçevesinde daha fazla şiir yazması, onun daha çok toplumsal meseleleri ele aldığı hicivleriyle tanınmasına sebep olmuştur. Halbuki Karakoç’un lirik şiirleri de okuyucuda/dinleyicide kuvvetli bir estetik haz duygusu uyandırır. En çok, bestelenmiş olan “Mihriban” şiiri ile tanınmış olmasına rağmen, Karakoç’un “Eremi Yok Saati Yok”, “Garibin Garip Türküsü”, “Beşinci Mevsim”, “Dosta Doğru”, “İsyanlı Sükût”, “İncinmesin”, “Sevgi Yetmiyor” gibi daha birçok şiiri de bestelenmiş ve beğeni toplamıştır. Bu beğeninin sebebini, şairin lirizm ile hece vezninden gelen âhengi başarıyla birleştirebilmesinde aramak gerekir. Sadık Tural, Karakoç’un şiirlerini şu şekilde gruplandırır:  

“Abdurrahim Karakoç’un şiirlerini aşk, gurbet, tabiat şiirleri; dinî-hamasî şiirler ve içtimaî yergiler olarak üç ana grupta toplayabiliriz. Hicivlerinin içinde de bülbülce aşklara, güllerce tabiata, Yunusça garipliğe hasretin ifadesi olan yergiler bulunmasına rağmen, birinci gruba soktuğumuz şiirler ferdî karakterlidir. Şair, bunlarda da gerçekten çok başarılıdır.” **

Sadık Tural’ın, bu gruplandırmayı yapmakla beraber, Karakoç’un ele aldığı temaların iç içe yer alabildiğine dikkat çekmesi önemlidir. Gerçekten de Karakoç’ta aşkla gurbet acısı çekmek, sevgiliye aşkla birlikte tüm yaratılmışlara ve yaratılan tabiata, kâinata karşı aşk beslemek, dinî duygularından dolayı Allah’a sevgi beslemek ve bütün sevgilerin kaynağı olarak O’nu gördüğü için beşerî aşkını da bu çerçevede yaşamaya çalışmak hep iç içedir. Karakoç’un insanları tenkit etmesindeki ana etken de, onların ilahî sevgi kavramından uzaklaşmaları ve beşerî aşkı da şehvet duygularına indirgemeleridir. Yani Karakoç’un hicivlerinde de aşk duygusunu kaybetmekten doğan problemlere işaretler vardır. İnsanî özelliklere, yani fıtrata dönmenin en önemli aracı aşk duygusudur. Karakoç, bu aşka ulaşmada en büyük engelin insanların “benlik”lerinin olduğu görüşündedir. Bu “benlik” engelini aşabilenler, tüm varlığa ve onu yaratana aşk duygusuyla bağlı olmak zorundadırlar. Karakoç’un aşk şiirlerine bu gözle bakmak yerinde olur. 

Karakoç, değişik zamanlarda kaleme aldığı lirik şiirlerini 1984 yılında “Dosta Doğru” adlı kitabında toplamıştır. Daha sonra, bu kitabın ilavelerle başka baskıları da yapılmıştır. Bu yazıda, “Dosta Doğru” kitabındaki şiirler esas alınmıştır ***.  Şairin kitabına “Dosta Doğru” adını vermesi anlamlıdır. Dosttan kasıt, Allah’tır. Yunus Emre, bir şiirinde gönlüne hitap ederek Dost’a yönelme çağrısı yapar. Gönlüne söz geçirebildiği, onu ikna edebildiği takdirde Dost’a yöneliş gerçekleşirse hasret ile ölmeyecektir:

                 “Bir nazarda kalmayalım

                 Gel dosta gidelim gönül

                 Hasret ile ölmeyelim

                 Gel dosta gidelim gönül”


--------------------------------------

* Yeni Türk Edebiyatı Bilim Uzmanı, www.harunceylan.wixsite.com/harunceylan

** Sadık Tural, Zamanın Elinden Tutmak,5. bs., Yüce Erek yay., Ankara, 2006, s.136.

*** Abdurrahim Karakoç, Dosta Doğru, 2. bs., Alperen yay., Ankara, 2006. Bu kitabından alıntılanan şiirlerin adları ve yer aldığı sayfalar, parantez içerisinde belirtilmiştir. 


Âşığın dünyada tattığı mecazî sevgisi de sonunda yine Dost’a çıkacaktır. Âşık, gerçek özlemini, yalnızca O’na adamıştır. İnsanın bu dünyadaki yolculuğu, insan ne kadar engel olmaya çalışırsa çalışsın, Dost’ta son bulacaktır. Ölüm, dünyada, Allah’a kavuşmanın özlemini çekenler için kutlu bir hadisedir. Karakoç’un gönlü de gözleri de özlemin son bulacağı ölümünde Dost’a yönelmiş olacaktır:

                 “Ne saklarım, ne gizlerim

                 Yalnızca O’nu özlerim

                 Tabutta bile gözlerim

                 Bakar gider dosta doğru.”  (Dosta Doğru, s.2)

Allah aşkına kavuşmak ile aşka talip olan arasındaki en büyük engel, benliktir. Karakoç da bu engelden kurtulmak ister. Bu engel kalktıktan sonra, benliğini, nefsin isteklerini bir tarafa attıktan sonra şair için Allah yoluna girmek mümkün olacaktır:

                 “Gözüm yaşlı, gönlüm garip,

                 Yalvarayım, dedim varıp,

                 Benliği benden çıkarıp

                 Attım, sana geliyorum.” (Dönüş, s.32)

Aşk ile düşülen hâller, aşkın âşık üzerindeki etkileri de akıl ile açıklanabilecek bir durum değildir. Aşkın bu özelliğini bilen âşıklar, kendi yollarına çağırdıklarına ya da bu yola girmişlere tavsiyede bulunurken akıl ile hakikî aşka varılamayacağını özellikle vurgularlar. Karakoç da sevgiliye aklı bir tarafa bırakmasını, aklın koyduğu sınırlara aldırmamasını öğütler:

                 “Aşk denince aklı bırak, deli ol,

                 Işık ışık gökten inen dolu ol,

                 Boz-bulanık akan yağmur seli ol,

                 Durulursan ben ölürüm, unutma…” (Hatırlatma, s.8)

Karakoç, birçok şiirinde aşk ile ateş ve yanma arasındaki ilgiye işaret eden ifadeler kullanır. Karakoç’a göre, “Yürek ateş düşmüş kuru bir harmandır.” (Noktada Zaman, s.3) Yürek, kuru bir harmana benzetildiğinden en ufak bir aşk kıvılcımında alev alabilecek özelliğe sahiptir. Yüreğin aşk ateşine düşmesi an meselesidir. Şair, “Beynim fırın, bağrım tandır/Yanarım hayli zamandır.” (Dosta Doğru, s.2) derken hem fikirler, şüpheler ve ikilemlerle dolu aklındaki yangını hem de aşkın asıl merkezi olan kalpteki yangını ifade etmektedir. Şairin duyduğu aşkın ateşi, ruhunda yanmaya devam etmektedir:

                 “Alev alev ruhta, canda bu ateş

                 Bakmakla görülmez bende bu ateş

                 Bırakılsa hangi günde bu ateş

                 Yıl yanmazsa ben yanarım sultanım.” (İkinin Biri, s.6)

Şair için aşksız yaşamanın bir anlamı yoktur. Fakat ruhta alev alev yanan aşk ateşi, şaire sıkıntı da vermektedir. Aşk; ıstırabı, çileyi, meşakkati de beraberinde getirir:

                 “Aşk koymuşlar ıstırabın adını;

                 Alamadım yaşamanın tadını.

                 Yapacaksan eğer bana yardımı, 

                 Öldür kurtar, ilâç verme boşuna.” (Bambaşka, s.66)

Şair, “Ey hanlar hanını halkeden Hancı! /Bir yudum aşkınla doğdu bu sancı.” (Yalvarış, s.38) diyerek bu ıstırapların Allah’ın var ettiği aşk ile başladığını ifade eder. Şaire göre, aşk derdinin bir devası yoktur. Erzurumlu Emrah’ın,

                 “El çek tabip, el çek yaram üstünden

                 Sen benim derdime deva bilmezsin.

                 Sen nasıl tabipsin, yoktur ilacın

                 Yaram yürektedir sarabilmezsin.”

söyleyişine benzer bir şekilde Karakoç da, 

                 “Doktor, benim derdim bambaşka bir dert,

                 Ağrıyan yerimi sorma boşuna.

                 Yazdığın reçete, değer mi zahmet?

                 Kağıtla kalemi, yorma boşuna.” (Bambaşka, s.65) 

diyerek çekilen acının fizikî bir yönü bulunmadığını, bu derdin bir ilacı bulunmadığını ifade eder. 

Karakoç, ilahî aşka tutulduktan sonra, âşığın gözünde artık beşere duyduğu aşkın bir değerinin kalmayacağını, sevgilinin âşık için bir yabancı mesabesine düşeceğini şu şekilde belirtir: 

                 “Mecnunlar Mevlâ’yı bulursa canda,

                 El olur Leylâlar elâ gözlü yâr”. (Aynaların Ötesi, s. 17)

Karakoç, kendi hayatında da bu gerçeği tecrübe etmiştir. Birçok güzele tutulmuş; ama gönlüne düşen sevgiliye kavuşması mümkün olmamıştır. Gönlündeki Allah aşkı, muradına eremediği aşkları için bir arınma vesilesi olmuştur. Özellikle “Mihriban” olarak tesmiye ettiği sevdiğine ulaşamamanın verdiği ıstırabı çok derinden yaşamış ve bu yaşadıklarının neticesi, lirizmin doruklarında şiirlere dönüşmüştür. Karakoç’un kendisi gibi şair olan ağabeyi Bahaettin Karakoç, kardeşinin durumunu şu şekilde anlatır:

“Cumhuriyet Dönemi Türk şiirinde en güzel, en çarpıcı aşk şiirlerini kuşkusuz Abdurrahim Karakoç yazmıştır. Çünkü aşkı özünde yaşamıştır. Yazmakla, yaşayarak yazmak arasında elbette büyük bir farklılık olacaktır.”****

Hakikaten, “Tarife sığmıyor aşkın anlamı/Ancak çeken bilir bu derdi, gamı” (Mihriban, s.46) diyen Karakoç, çektiklerini hep iç dünyasında hapsetmiş, “Mihriban”ı en yakın bildiklerine dahi açıklamayarak bu özel duyguyu kendisine saklamıştır. Bahaettin Karakoç, “Mihriban” hakkında şunları söyler:

“Soran ‘Mihriban’ı sorar bana. Gerçek veya hayal olup olmadığını merak ederler. ‘Hangisini soruyorsunuz?’ derim. ‘Kara gözlüm bu ayrılık yetişir/İki gözüm pınar oldu gel gayri/Elim deyse akan sular tutuşur/İçim-dışım yanar oldu gel gayri.’ dediği gibi Mihriban mı, yoksa ‘Bozhöyük’e vardım Güllü kadına/Fal açtırdım Ülker’imin adına/Gelin olmuş, bak şu işin tadına/Bizim kısmet ele düştü bu gece’ dediği Mihriban mı? Birisi daha var. O da: ‘Sarı saçlarına deli gönlümü/Bağlamışım, çözülmüyor Mihriban/Ayrılıktan zor belleme ölümü/Görmeyince sezilmiyor Mihriban/Yâr deyince kalem elden düşüyor/Gözlerim görmüyor aklım şaşıyor/Lambada titreyen alev üşüyor/Aşk kâğıda yazılmıyor Mihriban’ yüreğini ateşe verdiği Mihriban mı? Üçü de gerçek, üçünün de kutsallığı var bana göre.”*****

Buna göre, “Mihriban” şiirini yazdığı sevdiği, şairin gönlünde en özel yere sahip olmasına rağmen şairin başka sevdikleri de olmuştur. Şair, aşkı değişik biçimlerde, farklı güzeller için hissederek yaşamıştır. Fakat şair bir gönle bu kadar sevgi sığmayacağının da farkındadır.  “Gönül Bir” adlı şiirinde “Zor şeydir bir gönlü üçe bölmesi/Dünya güzel, güzel iki gönül bir” ve “Kış gelse de kar bulutsuz yağmıyor/İki sevgi bir gönüle sığmıyor/Meyva birdir iki dalı eğmiyor/Dallar güzel, güzel iki gönül bir” (s.11-12) diyerek içinde bulunduğu müşkül durumu aktarmaktadır.

Karakoç’un şiirlerinde aşkın çok kapsamlı bir anlamı vardır. Şair, önce Yaratıcı’ya, sonra insanlığa, tabiata ve tüm varolmuşlara karşı aşk beslemektedir:

                 “Gösterir gün gibi düşüncelerin

                 Derinden derine âşıksın gönül

                 Çıkla kadın desem yalan söylerim

                 Sen başka birine âşıksın gönül.” (Gide Gide, s.95) 


--------------------------------------

**** Bahaettin Karakoç, “Abdurrahim Karakoç’u Çekiştirir Bu Yazı”, Genç Kardelen Dergisi,S.9, 1998, s.4.

***** A.g.y., s.5.


Gönlünde sadece kadına duyulan aşkın olmadığını  belirten şair, “tarlada çift süren köylü kızının terine”, “Kars’ın yaylasına, Van’ın gölüne, Ağrı’nın karına” yani Türkiye’nin her köşesine, Anadolu’nun “kekik kokusuna, çam gölgesine” de âşıktır. Şair, birçok şiirinde Anadolu coğrafyasına olan sevgisini dile getirir. Bu topraklar, onun için özeldir. Burada sevmiştir, Türklük ve İslam bilinciyle yoğrulduğu memleketine karşı derin bir sevgi beslemektedir. Şair, böylece aşkın kapsamını olabildiğince genişletir ve Yunus’un ifadesi ile tüm “Yaradılan’ı Yaradan’dan ötürü” sever. Şairin, “Aşka hudut çizilmiyor.” mısrası, kâinatta bulunan her bir varlığın aşkın öznesi olabileceği şeklinde de yorumlanabilir. Bu geniş perspektif sayesinde, şairin aşk şiirleri çok değişik okumalara açıktır. İlahî aşkı işlemiş gibi gözüktüğü şiirleri beşerî aşka uyarlanabileceği gibi, bunun tersi de birçok şiiri için mümkün gözükmektedir. Mesela “Saati Yok Eremi Yok” adlı şiirinde, Hz. Muhammed’e olan sevgisinin yüceliği aşka dönüşmüştür: “Aşktan yana söz duyunca/Ben hep seni düşünürüm.” (s.49) Bu şiir, sevgili için yazılmış bir şiir şeklinde de okunabilir. 

Karakoç için aşk her yerde,  her ortamda ve her düşünce hâlinde duyulabilecek veya müşahede edilebilecek bir histir:

                 “Ezelde ebedde aşkı gördüm ben

                 Mezarda mabette aşkı gördüm ben

                 Gazapta rahmette aşkı gördüm ben

                 Aşk ile karıldım doğmadan önce. (Doğmadan Önce, s.131)

“Dua” adlı şiirinde, “Aşk diyorlar en mukaddes hayale/ Ve sen de düşesin bu sonsuz hâle.” (s.33) diyen Karakoç, sevgilinin de gönlüne aşkın düşmesini dilemektedir. İçten içe bu dilekte bulunan şair, sevgilinin aşka gereken önemi vermeyeceğinden de endişelidir. Şair, hayatı aşk olmadığı takdirde bir hiç olarak görmekte iken sevgilide aşkın herhangi bir karşılığı yoktur. Bu âşığı kahreden bir durumdur:

                 “Sen aşka hiç dersin, bense hayata,

                 Kimbilir, belki de bendedir hata.

                 Bu dalgalı deniz, bu yanlış rota, 

                 Beni benden…Beni senden ayırır.” (Hudut Taşları, s.54)

Bu ifadeler, âşık ile sevgili arasındaki anlayış farkını ortaya koymaktadır. Sevgili, âşığın derinden hissettiği duygulara hep yabancı kalacaktır. Âşık, hayata hiç gözüyle bakarken sevgili için âşığın duyduğu aşk bir hiçtir. Âşık ve sevgili, bu anlamda farklı yolların yolcularıdırlar.

                 “Sen: ‘Ben’sin, gel gör ki ben ‘sen’ değilim.

                 Sen: Benim düşüncem, ruhum ve dilim.

                 Sen: Benim gözlerim, ayağım, elim

                 Emin ol, sen bana benden berisin.” (Sen, s.24)

Bu dörtlükte aşkı yaşayan şair, sevgili ile neredeyse özdeşleştiğini ifade eder. Sevgilide ise, sen-ben ilişkisinde bir ötekileşme, bir fedakârlık görülmemektedir. Âşık, sevgiliyi benliğinde hissederken “Sen bensin.” demektedir. Sevgili ise âşıkla özdeşleşmeyi başaramamakta, onun ruh dünyasını kavrayamamaktadır. Böylece aşk yükü, âşık ile sevgili arasında paylaşılamadığından, âşığın omuzlarında kalmaktadır.

Sonuç olarak Abdurrahim Karakoç için aşk, her varlığı saran yüce bir sevgidir. İlahî aşkla bezenen her insan, canlı cansız tüm varlıklarda aşkın izlerini bulacaktır. Şair, beşerî aşkı işlediği şiirlerinde genellikle aşkın âşığa çektirdiği ıstıraplardan, sevgili ile aralarındaki fizikî ve manevî mesafelerden doğan ayrılıklardan şikâyetçi olur. Sevgili ile vuslatın gerçekleşmemesinden doğan sıkıntılarından ve sevgilinin kendisini anlamayacağından dem vurur. Şairin aşk ile ilgili bazı şiirlerini, hem ilahî aşk yönünden hem de beşerî aşk açısından okumak mümkündür. Şair, aşkı “Mihriban”da bırakmamış, “Dost”a hakkını teslim etmiştir. Bunu yaparken mecazî aşk ile hakikî aşk arasındaki bağı, iki kavramı birbirinin içine geçirerek kuvvetlendirmiştir. Böylece Abdurrahim Karakoç, aşkın içeriğini zenginleştirmiş, okur için aşkın iki yüzünü de zevkle okuma imkânı sağlamıştır.


interactive connection






pratik edebiyat el kitabı



Bu İçeriğe Tepki Ver (en fazla 3 tepki)

Facebook Yorumları