Önce bir yara alırsın öldüm zannedersin. Bir gün bir darbe daha alırsın ben daha önce ölmüştüm biliyorum geçecek dersin.

Cinai Şebeke

Cinai Şebeke

Cinai Şebeke

Civardakiler rant kavgasına tutuşurlarken duymuştum kasabadaki en pahalı arsaya sahipmişim. Tavandaki tahtaları çürümüş ve rutubetten kokar hale gelmiş evin duvarlarına bakıyorum. “Satıp kurtulsam mı?” Diye aklımdan geçiriyorum fakat Fahriye evin tapusunu hayatta vermez, güvenmez bana biliyorum. Zaten bu saatten sonra pek önemi kalmadı. Ölümle zar attığım günlerde tek kaybın naçiz bedenimin olmasından yanayım o yüzden evi düşünecek halim yok.

 Ölümün beni nerede avlayabileceğini bilmiyorum. Soğuk hava depolarında, adli tıpa gitmek üzere bekletilen vakalardan biri olmaktan korkuyorum. Cebimde kalan son yükü kumarda harcadığımdan dolayı utanıyorum. Kaybettiklerimden ziyade kazancım olan pişmanlığım beni süründürmeye devam ediyordu. Fahriye ile konuşmayı denedim ama kendisi hiç oralı olmadı. Bağırdı, çağırdı, aşağılamayı da es geçmedi. Artık beni sevmediğini söylediğinde sebebini de bahşetmiş, sorumsuzluklarımı günah keçisi ilan etmişti. Ona kızmadım benim gibi aptal ve sefil bir adama katlanamamasını anlayışla karşılıyordum.

Karım gittiğinden beri kendimi ölü gibi hissediyorum. Bir artist düşünün. Kendisine bahşedilen role bürünmesi, senaryoyu etkili kılmak için karakterle bağdaşan nesnelerle yaşamını sürdürmesi artistin ‘acaba bir başkasına mı dönüşüyorum’ sorunsalını doğurabilir. Kaldı ki bunun dizi olduğunu varsayarsak -yüzlerce bölümlük- sürekli tekrar eden olgular etrafında kişi, kimlik bunalımı yaşayabildiği gibi psikolojik olarak kendi karakterini unutabilir ve artık oluşturulan karakter gibi yaşayabilir. Cesetlerle sürekli beraber olan biri olarak kendimi ölü hissetmem de bu durumda geçerli olabilir. Ya da bir cinayet şebekesinden edindiğim borç sonucu aldığım tehditler beni ölüme yaklaştırıyor olabilirdi. 

Kendilerini Kurtaran Yamaç diye tanıtan şebeke benim gördüğüm kadarıyla dört kişiden oluşuyor, üçü birine patron diyordu ve diğerlerinin birbirlerinden farklı bir konumu yoktu. Takım elbiselerini evrak çantalarıyla süsleyen, rugan deri botları ile tamamlayan dışarıdan oldukça şık ve klas görüntü sunan ekibe canımı borçluyum. Aslında gırtlağıma doktormuş gibi silahlarıyla endoskopi uyguladıklarını bilmesem bu abilerin, Ermenegildo Zegna defilesi için bana adres sormaya geldiklerini düşüneceğim. Sana neden sorsunlar demeyin izin günlerimde ben de iyi giyinirim, giyinirim çünkü benim giremediğim yerde takım elbisem devreye giriyor ve önümde dikilen takım elbiseler önlerini ilikli tutmaya devam ediyorlar.

Azrail'in göreviyle başlayan, mezarlığa, öncesinde otopsiye gerek duyuluyorsa adli tıp kurumuna, gönderilmek üzere bizim görevimizin son bulduğu morgda geçen bir haftalık yalnızlığımın sonunda alışkanlığımı yerine getirdim. Takım elbisemi giydim. Neço, kurtarabileceği mısır olmamasına karşın havlamaya başladı. Ses etmendim, balkonda oturdum. Fahriye’nin gittiği akşamı düşündüm. Öldürmekten beter etmiştiler. Fahriye durumun farkında olsa da o yokken davrandılar, sağ olsunlar. Bu aramızdaki sözleşmeydi, şeytanla yaptığımız ölüm sözleşmesi. Fahriye dahil değildi sadece bendim yükümlü kişi. Çaresiz ve yalnızım. Fahriye’yi evden uzak tutarak koruyabileceğimi zannediyordum fakat düşlediğim böyle terkedilmiş bir şekilde değildi.

Çay bitti, elimde soğuk bir bardak, üşümeye başladım. İçeri girdim, salonda cam kırıklarını kenara ittim. Salonun ortasına bıraktığım sandalyenin üzerine çıktım. İki yakamı bir araya getiren düğmeyi açtım ve kırmızı papyonumu biraz gevşettim. Avizenin tavanla buluştuğu kancadan sarkan ipi boynumdan geçirdim. Yavaşça sıkmaya başladım. İntihar ederek ölmek, cinayete kurban gitmekten daha iyi olacaktı.

Gözlerimin neden dolduğuna bir cevap bulamıyorum. En son ne zaman ağladığımı hatırlamıyorum. Annem öldüğünde bile sanki hiç tanımadığım bir beden karşımdaymış gibi kimlik testini yapmaya kalkışmış, ağlamamıştım. Bencil bir adamım, Fahriye’nin salonun ortasında sallanışımı görmesine nasıl izin veriyorum? Kimsesizler mezarlığında adım yazılacağına, Fahriye’nin cansız bedenimin sallanışını seyretmesine göz yumuyorum. Korkak ve işe yaramazım. Bir meleğe sahiptim şimdi ise uzaklarda ben melek olacağım, ve Fahriye’mi koruyamayacağım. 

Birkaç ölümden oluşan yaşamda ilk darbede düşmezsin, önce bir yara alırsın öldüğünü zannedersin. Bir gün bir darbe daha alırsın ben daha önce ölmüştüm biliyorum geçecek dersin. Zamanla hayatın darbelerine karşı ayakta kalmaya alışırsın. O gün gelir çatar düştüğün durumdan kalkmak istemezsin ya da kalkabilecek durumda değilsindir. O an hayatına sığdırdığın ölümlerin sonu olduğunu düşünürsün ve ben o son sahnemde son darbemi yemek üzereyim. Sağ ayağım sandalyenin üzerinde, sol ayağım bedeninin tamamlayıcısı olarak teslimiyeti için havada duruyordu. Maktul olmadan çıkamayacağım davamda namlunun ucunda ipin çevrelediği alandayım. Ellerim titriyor ve ter döküyordum. Papyon kadar canımı sıkmasa da bedenimi sıktığı kesin olan ipi iyice sıktım. Dengem ara sıra şaşıyor, toparlanıyordum. Sağ ayağım karıncalanmaya başlamıştı. Doğru an için nefesimi toparlıyordum ki patronun mangırları bir birine sürtmesiyle irkildim. Ses yakınlaşıyordu. Patron, arpın tellerini sürükleyen arpist gibi kaburgalarımı dürtüyor, birbirine sürttüğü madeni paralar bir kılıç edasıyla göğüs kafesimi deşiyordu. “Cırt... Cırt!”

Kapalı olan kapı tekme yardımıyla açıldı. Üçü silahlı dört adam içeri girdiler. Opsiyonu feshetmeye gelen şebekenin silahlı abileri namlularını bana doğrultmuş patrondan işaret bekliyorlardı. Patron beni bu halde gördüğüne şaşırdı, olayı çözmeye çalışan gözlerle karşıma geçti ve oturdu. Paraları paltosunun cebine attı. Siyah deri eldivenli elini havaya kaldırdı. “İndirin.” Dedi ve adamları silahlarını indirdiler. Bacak bacak üstüne attı ve arkasına yaslandı. Don Corleone gibi eli göğüs hizasında, ağır hareketlerle göze temas etmeyen gözleriyle etrafı süzüyordu. Onun bu halini hiç görmemiştim gayet sakin bir şekilde nasihat ediyordu. Kendisini dinleyecek sakinlikte değildim ve çok susamıştım tavandan akan bir damlaya muhtaçtım. Havada kalan ayağıma eş olacak sağ ayağımla sandalyeyi itmemle suları çekilmiş denizde, karaya vuran balık gibi çırpınmaya başladım. Nefesim kesiliyor, adamlar üstüme doğru hareket ediyordu. Kendi eksenimde ikinci turumun ardından patron oyunu bitiren hamleyi yaptı ve cebinden altıpatlarını çıkardı. “Gaaak…Gak…”

Şeytan da bir melekti.


interactive connection




interactive connection

Bu İçeriğe Tepki Ver (en fazla 3 tepki)


Bunlarıda görmek isteyebilirsin!