Konu Zeliha
302
okunma

Vedat abinin taktığı kameraların çalıştığına inanmamıştım. Gerçi fotoğraf beklediğimize göre video kayıt almıyordu. Anlayacağınız pinti müdür yine bir yerlerden kırpmıştı. Belki de bu sefer megabayttan, kim bilir? EDS sınırına yakalanmamın şerefinin nedenin ne olduğunu çok merak ediyorum. Ya Zeliha’yı öptüğüm bir fotoğrafsa… Soğuk soğuk terlemeye başladım. Bu işi para ile halledebilir miyiz diye düşünerek elimi cebime attım. Müdür, “çıkar lan ellerini cebinden, zevzek.” Dedi. “Ama hocam…”

Ortamı yumuşatmayacağı kesin olarak üstüme başıma çekidüzen verdim. Bir an için fotoğraf makinesinin icat olmadığını düşündüm, gözümü kapattım. Optik anlamda mikroskop camına hayat veren Zacharias Janssen olmasaydı, Joseph Niepce mikroskop merceğini kullanamaz ve çalışması yarım kalır, benim de günahım, Zeliha’yı öptüğüm aramızda kalırdı. Kim bilir? Zeliha’yı bilirim ben. Gülüşüyle karanlık çağı aydınlatır, yakın çağda trajediyi yıkardı. Şimdiki zamanda ise umut saçıyordu. Ben ise ortalığa sıçıyordum. 

Fi tarihinden kalma yazıcıdan çıkardığı fotoğrafı eline aldı müdür, gerçi fotoğraf da denilmez a4 kağıdı. Çıktıyı sırf uyuzluğuna aldı halbuki monitörden de gösterebilirdi. Dünya böyle insanlar yüzünden yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Çıkartıp ailemize mi gösterecekti? Benim için problem yok. Babam iki kulağımı çeker “biz seni okumaya mı gönderiyoruz” derken annem “dur bey” diye araya girip konuyu kapatırdı. Zeliha için ise durumlar aynı olmazdı eminim, küçücük şehir zaten herkes birbirini tanıyor, müdür de dahil. Zeliha’yı babası yollamazdı ders olsun diye. Müdür sınıfını değiştirir, annesi benimle görüşmemesi için Zeliha’yı tatlı tatlı uyarır "baban okula yollamaz seni" diye iyi polis misali tehdit ederdi. Çiçekler eğilir, tabiat ağlar; şimşek selam çakardı. Zeliha’nın abisiyle de kozlarımızı paylaşırdık ya da açık konuşmak gerekirse güzel bir dayak yerdim diyelim. Zeliha, abisinin karetedeki başarılarını anlatırken kısa kesmesini rica ederdim. Abisi hızla bana doğru gelirken “hatırla çekirge karete bir şiddet öğretisi değildir” diye bağırarak haklı çıkmaya çalışırdım belki de. Bunun abisine söylediğim an daha şiddetli ve estetik hareketlerle karetenin şiddetle alakası olmadığını döverek gösterebileceğine adım kadar emindim. Eğitim sistemimiz de böyle değil mi zaten, herkes işine geldiği gibi evirip, çeviriyor. Karnedeki zayıfları açıklamak için eğitim sistemiyle alakalı açıkları bir bir ortaya döktüğüm o sömestr tatili geldi aklıma, neyse o da bambaşka bir hikaye…

Belki başka bir olaydan sebep çağrıldım. Konu Zeliha değil. Acaba haberim olmadan yine müdürün lastiklerini mi patlattım? Neyse ne tek isteğim bu odadan kurtulmak, Zeliha’yı tekrar öpmekti. Çıkmam suçlu olduğumun davetiyeyle taçlandırılmış hali olurdu. Ya da “sevmek suçsa…” diye başlayan bir nutuk mu atsam acaba?

Müdür, süslü koltuğunda yaslandı. Yazıcının çıkardığı yanık kokusunu derin derin çekti. O ana kadar kendisinden hiç korkmamıştım. “Vedat, bunlar neden siyah beyaz?” Dedi. “Kartuş bitmişti hocam.” 

Müdür dirsekleri masada, kağıtlar önünde incelemeye koyuldu. Elindeki kağıtlardan birini havaya kaldırdı. Bana doğru döndü, ayağa kalktı ve “ne görüyorsun?” Dedi.

Psikologların hastalarına gösterdiklerine benzer şekilde, üzerinde karma karışık desenler olan bir kağıttı. Çamura batmış yaprağa benziyordu. Saçları olmayan bir adam silüeti görüyorum, sakalları düz ve uzun. Biraz daha bakınca kuru kafa görür gibi oldum, müdür de olabilirdi. Garip, eğer gerçekten müdür değil de psikolog olsa karşımda, tedaviye başlayabilirdim. Nedeni ise tedaviye yanıt vermediğimden dolayı olabilirdi.

Müdür bendeki anlamsız suskunluğu görünce gözden kaçırdığım bir şey mi var acaba diyerek uzun uzun önce resme ardından bana baktı. Tekrar kağıtlara yöneldi. “Hocam” dedim. “Ayaklarım ağırdı.” 

“Otur oğlum” Dedi. Vedat abi, bu nezaketinin devamının geleceğini düşünerek kapıyı gösterdi izin istedi, müdür havayı püskürterek Vedat abinin çıkmasına izin verdi. Müdürün karşısında koltukta oturuyordum, müdür modu düşmüş, alt dudağı dışarı taşmış şekilde kağıtları inceliyordu. Tekrar bana döndü ve “ne görüyorsun Mustafa?” dedi.

“Hiç hocam, koskoca hiç. Hiçliğin yalnızlığında korkuyla baş başa kalmış bedenler.” Dedim. Müdürün elleri titriyor, gözü seğiriyordu ve bu durum beni rahatsız etmiyordu. Sevdiğini mi hatırlattı acaba nedir bu değişim, gözlerindeki kızgınlık yerini yavaş yavaş sevgiye mi bırakmıştı? Müdür bir anda dev bir Nubar Terziyan’a dönüşüyordu. Shakespeare, insan sevmeye başladı mı yaşamaya da başlar demiş, doğum gününüz kutlu olsun Müdür Bey.

Yanıma geldi uzanmamı istedi. ‘Mustafaaa’ diye uzatınca koltuğa yattım. “Ne görüyorsun?” Dedi. “Hocam benim futbolla aram yok, yemin ederim çocukken bile sevmezdim”

“Yani?”

“Ben yapmadım.”

“Neyi?”

O an tavandaki top izlerinden gözümü çevirip hocanın tuttuğu kağıtlara döndüm. Uzandığım yerde yavaş hareketlerle toparlandım, doğrulup oturdum, sonra yavaşça ayağa kalktım, hocanın yanına doğru gittim. Kağıdı elinden aldım. Ağzı bir karış açık şekilde hiç tepki vermeden sadece gözleriyle beni takip ediyordu. Kağıdı hocaya doğru tuttum “siz ne görüyorsunuz?” Dedim. Arkasına yaslandı, ağzını kapattı ve uzun uzun kağıda baktı. Gözleri dolmuştu. Uzun süre konuşmadan öylece durduk. Kağıdı masasının üstüne bıraktım. Müdür o sıra çekmecesinin derinliklerinde çıldırmış gibi bir şey arıyordu.

Aradığını bulduğu anlamına gelen bir zafer ifadesi takındı yüzüne ve tek harekette paketten bir sigara çıkarttı. İki parmağının arasına mıhladıktan sonra en mutlu anında bir şeylerin yanlış gittiğini fark eden insan bakışı attı etrafına. Elimi cebime attığım sırada ne yaptığımın farkına vardım. Müdür de yakamadığı sigarasını masaya doğru atıp, ayağa kalktı. Nereden nereye, nasıl geldik bilmiyorum. Benim kendisine mürekkep borçlu olduğum kartuş, müdür için acıyı resmeden yazıcı oldu. 


interactive connection



Bu İçeriğe Tepki Ver (en fazla 3 tepki)


Bunları da görmek isteyebilirsin!