Cengiz, simitçiyi her gün görüyor fakat hayatında ilk defa onunla göz göze gelmişti.

SİMİTÇİ

SİMİTÇİ

Telefonun alarmı çalmadan iki dakika önce uyandı yataktan sıçrayarak. Bu uyanış en farklı uyanışıydı hayatındaki. En korkulu uyanışı, en heyecanlı ve en kendini bilmeziydi. Bir an nerede, hangi zamanda olduğunu kavrayamadı. Göğüs kafesinin solunda onu aşırı zorlayan, oradan çıkmak için göğsünü yumruklayan, tekmeleyen, adeta polislerin kilitli kapıları kırmak için kullandıkları koç başıyla göğsünü parçalayıp dışarıya çıkmak isteyen bir şey hızlı darbeler indiriyordu içeriden. Sağ elini sol göğsüne bastırdı bu darbeleri yavaşlatmak için. Avucunun içinde çok iyi hissedebiliyordu bu darbelerin ritmini. Gözlerini kapatıp açarak uyanık olup olmadığını anlamaya çalıştı. Fakat biraz önce gördükleri, en az şimdi gördükleri kadar gerçek ve canlıydı. Bir rüyaya uyanmış olabileceğini düşündü. Düşünceleri beyninin içinde kontrol edilemez bir kargaşa ve büyük bir isyan çıkarmıştı. Hareket kabiliyetini yitirmişti adeta. Yataktan kalkmayı denediğinde bu hiç de istediği gibi olmamıştı. Yeni doğmuş bir ceylanın vücuduna uyum sağlayamayan ayakları gibi güçsüz olmuştu ayakları. Bir anda yere yığılıverdi. Korku onu tümüyle ele geçirdiğinde yeniden ayağa kalkıp güçlükle mutfaktaki buzdolabına gitti ve eline geçirdiği su şişesini kafasına dikti. Yüzyıllarca içinde sakladığı susuzluğunu giderir gibi kana kana içmeyi denedi. Ama kalp atışı hala hızlı ve sertti. Suyun boğazından aşağıya bir nehir gibi akıp gitmesine izin vermiyordu. 

Bir, iki soluklanmayı denedi ve baraj kapaklarının ilk açıldığı anda suyun çılgınca akıp gittiği gibi suyun inmesini istedi boğazından aşağıya. Gözlerinin açık kalmasına dikkat ediyordu. Gözlerini bir anlığına da olsa kapatırsa o rüyaya veya o gerçekliğe tekrar geri dönmekten korkuyordu. O haykırışları, yardım çağrılarını, ve o yalvaran gözlerle bakanları görmek istemiyordu hayatında bir daha. ‘Allah’ım bu nasıl bir rüya böyle’ diye geçirdi içinden. Hafızasından silemiyordu gördüklerini.  Büyük bir kalabalığın üzerine basa basa karşıya geçiyordu az önceki rüyasında. Ama kalabalıkların yüzü hep aynıydı. Elbiseleri farklıydı, pantolonları, ayakkabıları, etekleri, fakat suratı aynıydı. Kadını, erkeği, hepsinin üzerine basıyordu acımasızca. Ama hep aynı ses, aynı adam. Boynundan yukarısı aynı, bedenleri değişikti kalabalığın.

Alarm sesiyle birlikte milyonlarca şimşek çarptı beyninde. Kalp ritmi tam düşmeye başlamışken iki dakika önceki şiddetine geri dönmüştü. Vücudundaki tüm kan aynı anda, aynı hızla ve büyük bir organizasyonla beynine hücum etmişti. Rüyasında gördüğü adamın kim olduğunu ancak şimdi idrak edebilmişti. Her sabah yanından geçtiği simitçiydi rüyasında gördüğü bu adam. Daha bir gün olsun ona selam vermediği, adını sormadığı aklına geldi telefonun alarmını kapatmaya çalışırken. Rüyasında kafasına basıyordu o adamın. Yalvarıyordu ‘ne olur yapma’ diye gözlerinin içine bakarak. ‘yapma ne olursun’ sözleri kulağında çınlanıyordu.

Çok kısa bir süre içerisinde üzerini alelade giyindi ve kapıdan dışarıya çıktı. Merdivenleri üçer, beşer  atlayarak, duvardan elleriyle ve omzuyla destek almaya çalışarak hızla indi. O sırada bir alt komşusu kapıdan dışarı çıkacakken üzerine gelen bu adamı görünce kendini hızla içeriye attı ve kapıyı son bir hamleyle kapattı. Yeniden kapıyı açıp ‘Sen ne yapıyorsun manyak, üstüme düşecektin!, Cengiz seninle sonra hesaplaşacağız’ dediğinde Cengiz dış kapının otomatik tuşuna basıp dışarıya çıkmıştı çoktan. Yola indiğinde artık koşmuyordu. İnsanların arasına karıştığında artık sakinleşmesi gerektiğini anladı. Adımlarının onu o simitçiye götürdüğünü fark etti. Gözlerini kapatsa bile adımlarının en son simitçide duracağından emindi. Düşünceleri de ayaklarına uyum sağlayıp o adamı bulmayı istiyordu. Nedenini bilmiyordu ama bir an önce bu adama o korkunç rüyayı anlatmak istiyordu. Hala adımlarından tedirgindi. Bastığı yere bakmaktan çekiniyordu. Yine o adamı o halde görme korkusu tüm bedenini sarmıştı. Yanından geçtiği birini tanıdı.

-Cengiz günaydın neyin var, ne bu acelen?

‘Bir yere yetişmem gerekiyor. Daha sonra anlatırım’ diyerek yoluna koyuldu. Üzerindeki ceketi aceleyle giydiği için gömleğine uyum sağlamadığını fark etti. Bakışları pantolonu ve ayakkabısının üzerinde gezindiğinde arkadaşlarının yanında bugünün alay konusu olabileceğini düşündü. Bu düşüncesinin çok önemsiz bir ayrıntı olduğunu fark ederek silip attı aklının en uzak köşesine. Bir an önce o adamı bulmak ve onunla konuşmak gereksinimi şu an her şeyden önemliydi onun için. Ona ne söyleyeceğini hesap etti beyninin sağ loplarını zorlayarak. Hiç tanımadığı bu adama nasıl söyleyebilirdi ki rüyasını. ‘Önce selam veririm, bir simit alırım, halini hatırını sorarım, daha sonra ona rüyamı anlatırım ve ondan özür dilerim’ diye düşündü. Kesinlikle ondan özür dilemesi gerektiğine inandı. Daha sonra ‘bir rüya için ağıt tutulmaz’ dedi kendi kendine. Ya adam sandığı kadar iyi niyetli değilse. Onu dinlemeyeceğinden, ‘benimle alay mı ediyorsun’ demesinden korkmuyor da değildi.  ‘Her ne olursa olsun o adama rüyamı anlatacağım  ve onunla tanışacağım. Hatta onunla dost bile olabilirim’ diye sözlü bir kavgada en son sözü söyleyen, kavganın galibi gibi üsteledi diğer düşüncelerine.

O kendi iç çatışmalarıyla ilerlerken insanlar birbirleri ile neredeyse hiç göz teması kurmadan, selamlaşmadan, tepelerindeki gökyüzünü fark etmeden soğuk bir şekilde işlerine veya okullarına gidiyorlardı. Kimsenin bilmediği bir yarış vardı sanki, kazanmaktan mutlu olamayacakları. Cadde gittikçe kalabalıklaşmaya başladığında insanlar birbirlerine daha fazla yaklaşmamaya özen gösteriyordu. Gökyüzündeki aydınlığı gözlerinin içine doldurmaya çalışarak bu mutsuz yarışa katılmadan yürüyen bir genç, orta yaşlı bir kadına çarptı ve kadın büyük bir öfkeyle ‘önüne baksana aptal’ derken neredeyse elindeki çantayı gencin kafasına vuracaktı. Genç özür dilemeye bile fırsat bulamadı. Kadın aynı sertlikle arkasını döndü ve yoluna devam etti.

Cengiz simitçinin her gün bulunduğu otobüs durağının az ilerisindeki yerine gelmek üzereyken sol göğsündeki koç başları yine vurmaya başladı. İnanılmaz bir heyecan kapladı her yanını. Bir suçluluk duygusu daha yerleşti beynine. O adamı sürekli görmezlikten geldiğini fark etti. Saçlarına hiç dikkat etmemişti o adamın, ya da göz rengine, sakallarına, boyuna... Adı neydi acaba o adamın. Halbuki rüyasında her şeyi çok net görmüştü. Seyrelmiş saçlarında belirgin beyazlıklar vardı. Gözlerinde yorgun bir kahverengilik, traşsız suratından yukarıya doğru gözlerinin etrafını saran derin kırışıklıklar vardı. Rüyasında o kadar canlıydı ki her şey iki günlük sakalının arasından damlayan terini, hatta sol yanağının altındaki yarayı hatırlıyordu.

Dikkat etmemişti halbuki o adama hiç bir zaman. Hep yüzü başka bir yana dönüktü onun yanından geçerken. Bunun sebebini aradı içinde ama bir türlü bulamadı oraya yaklaşırken.

Tezgahı göründü durağın arkasından

Korkuları arttı ona yaklaştıkça. Üzerini toparlamaya çalıştı elleriyle. İş görüşmesine girmek üzere olan işsiz bir genç gibi telaş ve endişeyle. Bu görüşmeden olumlu veya olumsuz nasıl bir sonuç çıkacağını bilmeden, dallarında yüzlerce soru işaretleri asılı bulunan bir ormanda kaybolmuş gibi hissediyordu kendini.

Önünden insanlar geçiyordu tezgahın.

Nedenini anlamaya çalışıyordu bu uzaklığın adamla kendisi arasında. Ve sabahın köründe onun yanına gidecek kadar yakın olmaya bir anlam veremiyordu. Bu senelerdir komşu olduğunuz biriyle hiç bir zaman ahbap olmadığınız, sohbet etmediğiniz biriyle başka bir semtte karşılaşmak gibiydi. Yılların komşusu gibi yakın ve onunla yıllardır tek bir sohbetin içinde yer almadığınız  gibi uzak biri.

‘Merhaba’ dediğini hatırladı o adamın geçenlerde. Kime dediğini anlamamıştı ama o merhaba şimdi kulağında çınladı.

On metre yoktu şimdi tezgahla arasında.

Bu merhabaya cevap vermiş olabileceğini hatırlamaya çalıştı fakat bulamadı hafızasında sakladığı tozlanmış raflarda.

Beş metre kalmıştı tezgaha.

Ondan bir çıkarım olmadığı için mi ona bakmıyorum, görmüyorum dediğinde tam tezgahın önünde buldu kendini. Nefesi tutulmuştu, kelimelerini çıkaramıyordu hapsoldukları dudaklarının arasından. Bir an geriye dönüp oradan uzaklaşmayı düşündü ama artık çok geçti.

‘Günaydın’ diyebildi titrek bir tonda. Kafasını adamın bulunması gereken yere çevirdiğinde gözleri büyük bir boşlukta kaldı. Hiç dikkat etmemişti, tezgahın zinciri bile açılmamıştı. Bu tekerlekli tezgahın içi bomboştu. Orada yoktu adam. Henüz oraya gelmemiş olabileceğini düşünürken, her gün o saatlerde insanların çoktan simit alıyor olduğunu hatırladı. O kısacık anda neden bugüne kadar ondan simit almadığı sorusu patladı yanağına bir tokat gibi.

Koç başı hala zorluyordu sol göğsünü. Neredeyse parçalayacaktı sol tarafını.

Otobüs durağının yanındaki bilet satış gişesindeki görevliye sordu o adamı tarif ederek. Öyle detaylı anlattı ki görevli bir an sağ eliyle Cengiz’e tamam işareti yaptı para uzatılan cam bölmeden elini uzatarak.

-Buraya çok yakın oturur. Şu dönercinin yanındaki kapıdan gir aşağıya doğru in. zemin kattaki dairelerden birinde.  Bir sorun mu var, neden soruyorsun?

Bu soruya cevap vermeyi hiç düşünmeden doğru eski apartmandan içeriye girdi. Bunun tam anlamıyla delilik olduğunun farkındaydı ama durduramıyordu kendini.  Eğer adamdan özür dilemezse hayatı boyunca o rüyayı tekrar tekrar görebileceğinden korkuyordu. Hayatında kendini bu kadar korkmuş hissetmemişti o rüyadan uyandığında.

‘Beni polise şikayet etse de bu kapıyı çalıp o adamı göreceğim’ dedi kendi kendine. Sağında ve solundaki kapılardan birini seçerek kararlı bir şekilde kapıyı çaldı. Bu ses duvardan duvara çarparak binanın en tepesinde yankılandı. Heyecan dolu bekleyişten sonra işaret ve başparmağının birleştiği noktada gözlerinin altından yeni alınmış göz yaşlarını fark etti kapıyı açan bu adamda.

Cengiz adamı karşısında gördüğünde uçakla gökyüzünün zirvesindeymiş gibi  kulaklarını tıkayan basıncı  hissetti. Ağzında hapsolan kelimeler bir anda kırdı zincirlerini. Kelimeleri tek bir cümleyi oluşturamamıştı.

Cengiz’in söylediklerinden hiçbir şey anlamayan adam karanlık bir boşluğun içinden yardım çağırır gibi ‘içeride hasta bir kızım var beni bekleyen, onun yanına gitmem gerekiyor, onun yanında olmalıyım’ dedi gözlerindeki çaresizliği gizleyemeden. Kızından bahsettiğinde ses telleri öylesine gerilmişti ki son kurduğu kelimeyi Cengiz adamın dudaklarını okuyarak anlamıştı. Bedeninden hiç beklenmeyecek zayıflıkta çıkıyordu adamın sesi. Hayatta uğruna yaşayabildiği tek şeyi kızı olduğu ilk sözlerinden anlaşılmıştı.

-Ne oldu neyi var kızınızın?

Cengiz bu soruyu kendi ailesine duyduğu yakınlık gibi çok içten bir merakla sormuştu. Adamın içeri gel demesini beklemeden alçak tavanlı evden içeriye girdi. Daha önce depo olarak kullanıldığı belli olan daireden içeriye girdiğinde güneşi görmeyen odada kıştan kalma bir soğukluk hissettiriyordu kendini.  Odada yan yana iki yatak seriliydi. Birinde gözlerini zorla açabilen küçük bir kız yatıyordu. Yüzü ateşten kızarmış ve umutsuzca etrafa bakan kız kıvranıyordu yatakta. Uzun zamandır bu acıyı taşıdığı belliydi bir umut arayan gözlerinde. Babası gibi kahverengi gözlerinin ışığı sönmek üzereydi. Küçük bedeni hiç yakışmıyordu hasta yatağına. Kanatları gökyüzünde süzülürken, yağmurun geleceğini anlayıp kendini rüzgarın kollarına bırakarak yağmurdan önce evine varmaya çalışan ve bu anlarını şimdi hasta yatağında düşünen bir kanatlı gibi mutsuz ve bir o kadar ümidi tükenmiş bir şekilde yatıyordu ona ait olmayan yatakta.

-Hemen hastaneye gitmeliyiz.

-Artık hastane hastane dolaşamıyoruz. Neyimiz var neyimiz yoksa hepsini verdik oralara. Şimdi bir şeyimiz kalmadı, bekliyoruz sonumuzu.

-Amca olur mu öyle ben karşı semtteki hastanede çalışıyorum. Hadi lütfen acilen gitmeliyiz. Lütfen amca lütfen. Kızın durumu kötüye benziyor lütfen.

O gün öğleden sonra kız Cengiz’in çalıştığı hastanede yoğun bakıma alınmıştı.  Yaşam savaşı veriyordu küçük bedeniyle. Doktor, Cengiz ve kızın babasının yanına geldiğinde durumun kritik olduğunu ama tedavinin bir iki ay sonra iyi sonuç verebileceğini anlattı. Cengiz ve simitçi belki de hayatlarında ilk defa göz göze gelmişlerdi.

Adam daha önce de bu hastaneye geldiklerini ama tedavi için yeterli paralarının olmadığı için geri döndüklerini ve Cengiz’i de oradan tanıdığını anlattığında Cengiz bu adama bu sabah gördüğü rüyayı anlatmaktan vazgeçti. Çünkü içindeki korku artık yok olmuştu. Hasta kızın iyi olacağını doktor söylediğinde ise muhteşem bir serinlik kaplamıştı içini. Kendisinin burada çalıştığını yineleyerek tedavi ücretini hiç düşünmemesini söyledi. Ona adını söylemesi karşılığında.

Özhan Ulaş


interactive connection



Bu İçeriğe Tepki Ver (en fazla 3 tepki)


Bunları da görmek isteyebilirsin!