Sahip olduklarınız sizden daha çok tanınıyorsa...
1
4
5,146
okunma

BİR BARDAK SU

Her şey Mehmet’in bir bardak su içmek istemesiyle başladı. İki saati aşkın bir zamandır okuduğu  kitabı, damaklarının kurumasıyla bir kenara bıraktı. Ayracı kaldığı sayfanın arasına koydu. Kitap okuma düşkünlüğü onda eskiden kalma bir bağlılık. Hiç bir güç onu kitap okumadan uyutamaz. Evinin bir odasını boydan boya sadece kitaplarına ayırmıştı. Odanın içerisinde tabandan, tavana kadar kitap rafları hakimdi. Rafların yetmemesinden kaynaklı yerlerde, sehbaların üzerlerinde sayısızca kitap bulunmaktaydı. Eşiyle sık sık tartışırdı bu konuda. Eşinin ‘’Mehmet yakında bu evde oturacak yer kalmayacak senin bu kitapların yüzünden’’ demesiyle başlayan tartışmalar zaman zaman büyürdü, fakat eşini çok sevdiğinden tartışmadan çekilirdi Mehmet ‘’peki hayatım bundan sonra kitaplarımı benim alanıma koyarım’’ diyerek tartışmadan çekilirdi.

Yaz tatili için annesinin yanına giden eşi ve oğlunun yokluğunda kitaplarla zaman geçirmeyi hayal ederek başlamıştı tatilin ilk gününe. Daha önceden hazırladığı okunması gerekenler listesine başladı hiç vakit kaybetmeden. Ara vermeden üç kitap ard arda okudu bir gece önceden itibaren. Dilinin üstünde fark ettiği kuruluğu daha fazla ertelemek istiyordu kitaba ara vermemek için. Ta ki daha fazla dayanamayacağını anladığında ayracını sayfaların arasına koydu. Sürahiden bardağa su boşalırken eline çok hafif geldi cam sürahi. Sürahinin kapağını açtı, damacanaya eğilerek su doldurmaya çalıştı. Damacananın pompasından bir kaç damla su ve çok miktarda hava doldu.  Damacananın dibinden sürahiye, oradan bardağa dökülen su bardağın yarısını bile doldurmadı. Su doldurma işlemini yaparken aklından ’’neden bir damla suyu oradan oraya boşaltıp duruyorum ki. Doğrudan içsem ya damacanadan. Damacanadan sürahiye, sürahiden bardağa, bardaktan boğazıma. Zaten iki damla su var onu da buharlaştırdım’’ diye geçti.

Telefonu eline alıp su bayisinin numarasını çevirdi ezbere. Daha ilk çalmada açan sucu ‘’alo buyrun Marmara damacana’’ dedi.

-İyi günler iki damacana su rica edebilirmiyim. Akpınar caddesi, Nişan sokak, Handan apartman kat üç, daire dört’ e lütfen.

-Nereye?

-Akpınar caddesi, Nişan sokak, Handan apartman, kat üç, daire dört.

-Anlamadım abi bir daha söylermisin

-Akpınar caddesi, Nişan sokak, Handan apartman, kat üç, daire dört. Benim Mehmet. Mehmet Özcan.

-Kim abi?

-Mehmet Özcan. Sizde kayıtlı olması lazım. Senelerdir sizden alıyoruz suyu bir kenara yazın şunu hep aynı şey oluyor.

-Abi sen düz tarif et şurayı

-Ya sabır. Bak şimdi güzel kardeşim. Sizin dükkanın yanında büyük market varya, marketin sağındaki ikinci yoldan dön, dümdüz devam et. O yolun sonundan sola sap, hemen karşında zaten bizim ev. Sarı bina. Ben zaten camdayım el sallarım sana.

-Abi ne el sallaması ne dedin sen anlamadım. Güzel tarif et işim gücüm var benim. Daha servise çıkacağım. Zaten hep  hava kararmak üzereyken  hepiniz birden arıyorsunuz

-Bi dakika beyefendi ne oluyor bana mı fırça atıyorsunuz. Hadi getirinde şu suyu bizde işimize bakalım.

Genelde çok sakin ve huzurlu bir insan olan Mehmet, sucunun bu tavrı sonunda sinirlenmeye başladı. Pek tanınmış biri olmadığını oda biliyordu fakat yıllardır su aldığı kişinin onun adresini bilmemesine pek sinirlenmişti.

-Hadi abi nereye söyleyeceksen söyle diğer telefon çalıyor kapatıyorum. Beş dakika sonra arayın.

-Alo alo…

Bu nasıl olur ya  yüzüme kapattı adam telefonu.

‘’Hiç kimse işini doğru yapmıyor bu ülkede, hemde hiç kimse’’. Dedi telefonu sertçe masanın üzerine bırakarak. Sakin olmalıyım, adamın gerçekten çok işi vardır veya belki ben yanlış tarif etmişimdir evin adresini. Diyerek kendini rahatlatmaya çalıştı bir süre Mehmet.

Bıraktığı kitabı tekrar eline aldı biraz sakinleşmek için. Ayracı bir başka sayfanın arasına koydu ve okumaya devam etti. Dönüp dönüp okuduğu yeri tekrar okuyordu. Ayağa kalktı ve biraz evin içinde dolaştı. Rafta duran okumadığı kitapların arka kapağında gözlerini gezdirdi bir süre. Ara ara saatine bakıyor, beş dakikanın geçmesini gözlüyordu. ‘’İnsanın huzursuz olduğu zamanlarda saat bir türlü ilerlemek bilmiyor’’. Diyerek bunun da üzerine düşünülmesi gereken bir duygu olduğuna kanaat getirdi. Gençlik zamanlarında yeni tanıştığı kız arkadaşıyla sinemaya gittiğinde zaman su gibi akıp geçiyordu. Veya sevdiği bir ders sevmediğine göre çabuk bitiyordu. Beynin duygularla ne kadar bağlantılı çalıştığını hatırladı daha önce okuduğu bir kitaptan. Beyin duyguları mutluluk ve mutsuzluk olarak analiz ediyor ve ona göre sinyal gönderiyor diye hatırında canlandı okuduğu satırlar. Bu konuyu kitapların üzerinde yığınlandığı  sehbanın kenarında düşmek üzerinde olan not defterine ekledi. Hangi kitapta okuduğunu düşündü uzun bir süre ve o kitabı bulup sayfalarını karıştırdı hızlıca.

Beş dakikanın çoktan geçmiş olduğunu düşünerek elindeki kitabı da bir önceki kitabın yanına bıraktı, kaldığı yere ayracı koyarak. Şimdi daha sakindi. Sucu hakkında daha iyimser düşünüyordu. ‘’sen burada bütün gün otururken adam kimbilir ne kadar ev dolaşıyordur su taşıyarak’’ diyerek kendi gözünde sucuyu masumlaştırdı.

-Alo iyi günler.

-Buyur abi Marmara Damacana.

-Merhaba, nasılsınız?

-Ya abi dalga geçme ya ne olursun ne söyleyeceksen söyle.

-Ne dalgası be insan gibi halini hatrını soruyoruz sana. Kabahat bende sende değil.

-Hadi abi oynama benimle. Bak kapatırım he ona göre.

-Neyse büyüklük bende kalsın bakalım.

-Hadi abi.

-İki damacana su. Marketin yanından düz gidince yolun sonundaki, sol taraftaki sarı bina.

-Numarası, adı sanı yok mu bu binanın.

-Yav numarayla tarif edince de bilmiyoruz diyorsunuz, bu nasıl iş böyle. Senin müdürün yokmu orada bi bağlarmısın bana kendisini.

-Benim müdür, bağladım hadi kendime, konuş şimdi anlat derdini hadi.

-Ya bela mısınız siz alt tarafı iki damacana su getireceksiniz yarım saattir size adres tarif ediyorum. Adres kodlayacak bilgisayar sisteminiz yok mu sizin?

-Abi yok bilgisayar milgisayar sen bi daha tarif et şu evi.

-Her zaman getirdiğiniz sarı bina dört yıldır getiriyorsunuz  nasıl bilmezsin. Hani aşağıda benim köpeğim var,  her geldiğinizde seviyorsunuz yarım saat.

-Köpek, köpek…  hee  abi şu koyu mavi arabanın olduğu ev mi. Jantları eski, sol arka kapıdan küçük bir vuruğu var. Abi değiştir artık şu arabayı.

-Yuh be yuh size. İki saattir insan gibi tarif ediyorum anlamıyorsunuz. İstemiyorum su mu. Kapatıyorum hadi iyi günler.

Bir anda kan beynine sıçramıştı Mehmet’in. Aklında harp çıkmıştı. Şuna bak ya, iki saattir evi tarif ediyorum adam anlamıyor. Neymiş efendim arabanın jantı eskiymiş, sol arka kapıdan vuruğu varmış da. Ben bilmiyorum kendi arabamın özelliklerini bu kadar. Tabi olacağı bu, insanların yüzlerine değil de sahip olduklarına bakarlarsa işte böyle şapşal olurlar. Diye öfkeleniyordu.

‘’Yok böyle olmayacak’’ dedi ve gidip onlarla konuşmaya karar verdi. Kapıdan çıkıp merdivene ineceği sırada birden ani bir hareketle durdu ve elini cebine attığında anahtarını içeride unutmuş olduğunu anladı. Uzun bir of çekmenin ardından su işini hallettikten sonra çilingirle birlikte gelip kapıyı açtırmaya karar verdi. Önce onu bu kadar sinirlendiren sucuyla konuşmalıydı.

Mahallade yürümeye başladığında çilingir nerede olabilir diye düşünmeye başladı. Çilingir, çilingir…? Daha sonra bu kelimenin anlamını düşündü. Bu kelimeye biraz yoğunlaştıktan sonra anlamını hatırladı.  Çok sevdiği bir amcanın anlattığı hikayeyi anımsadı. Yaşlı amcası diyordu ki; ‘’rakı masasına çilingir sofrası denilmesinin sebebi; rakı içtikten sonra insan gizli kalmış şeyleri bile anlatmak, içini dökmek ister.  Çilingir her kapıyı açar. Çilingir sofrasında da her gönül kapısı açılır. Rakı masasındaki arkadaşlar gönüllerinde hep kapalı kalmış olan kapıları o çilingir sofrasında açarlar.’’diyordu.

Bu düşünceden sonra kendisinin de yıllardır kapalı tuttuğu bir gönül kapısı varmı diye düşündü. Yine yaşlı amcasının söylediğini hatırlayarak, çilingir sofrasında olmadan o kapıyı açamayacağını düşündü. Ne zamandır eski arkadaşlarla söyle oturup bir güzel rakı içmiyoruz diye yakındı kendi kendine.

Hazır eşimde burada yokken şu eski kadroyu arasam da bir çilingir sofrası düzenlesek. Dedi su  bayisine yaklaştığında.

Mehmet, su bayisinin kapısından içeriye girdiğinde içeride üç kişi yayılmış oturuyordu. Bir kişi de terlemiş ve yorulmuş bir şekilde küçük motorsiklete damacana yüklüyordu. Küçücük motorsiklete beş adet damacanayı yüklemişti bile genç adam.

-Merhaba iyi günler.

-Buyur abi hoşgeldiniz.

Masanın başında oturan bu kişinin telefonda onunla konuşan kişi olduğunu anladı Mehmet.

-Şikayetçiyim ben sizden. Dört yıldır burada oturuyorum daha bir sefer adresimi doğru yazmadınız. Her aradığımda bir sürü dil döküyorum bir su için.

-Durun bir dakika kızmayın hemen bir sakin olun.

Masanın başında oturup Mehmet’le tartışan adamın karşısındaki koltukta oturan iki kişi Mehmet’e dik dik bakıyorlardı her an ona saldıracak bir şekilde. Sanki bu adamın işaretini bekliyorlardı.

-Bir daha sizden su almayacağım. Şimdi gidiyorum sizi genel merkezinize de şikayet edeceğim.

-Nereye şikayet edersen et …

Adam bunları söylerken iki arkadaşından da cesaretlenerek ağızından çirkin bir küfür çıkarı. İşte bu anda Mehmet olduğu yerden geriye döndü ve ‘’ne dediniz’’ diye  sorduğunda iki adam saldırıya geçtiler.

Bu saldırının ardından etraftaki esnaf ve yoldan geçelerin yardımıyla kavga karakola taşındı. Mesaisinin böyle kavgalarla geçmesinden bıkan polis amiri gelenleri bir güzel fırçaladı.

-Lan niye rahat durmuyorsunuz, rahat mı batıyor lan size. Sizinle mi uğraşacağız biz. Başka işimiz yok mu bizim.  Şerefsizler!.

Bu söz Mehmet’in çok ağrına gitti. Memur bey biraz ağır konuşmuyor musunuz? Ağzınızdan çıkanlara dikkat edin lütfen.

-Ne diyorsun lan sen!. Polis memuru mu sandın sen beni. Emniyet amiriyim ulan ben. Bu yıldızları görüyormusun sen. Bunları ben yan gelip yatarak almadım.

-Ne olursa olsun. Hiç bir şey size insanlara hakaret etme hakkını vermez.

Mehmet yediği dayağın ardından hala ideallerinden ve hayat görüşünden taviz vermiyordu.

-Doğru söylüyor amirim bize neden kızıyorsunuz ki.

Su bayisi de Mehmet’ten yana tavır alınca amir hepten çileden çıktı.  

-Bak sen şunlara hem ulu orta yerde eşkiyalık yapıyorlar, hemde gelmişler buraya emniyet amirine ders veriyorlar.  Ben size gösteririm.

-Halil, Emre alın bunları, atın nezarethaneye. Amire hakaretten dosya açın. Makul şüpheli diye ekleyin dosya ya. Yatsınlar içeride de akılları başlarına gelsin. Hadi defolun burada.

Mehmet bu yaşananların yazılı bir senaryodan ibaret olduğunu düşündü. Durduk yere karakola düşmüştü bir bardak su için.

Avukatını aramak istedi ve kötü polislerden birisi ‘’Amerika mı sandın lan burayı’’ diyerek alaya aldı onu.

Abi beğendin mi şimdi yaptığını? Dediğinde su bayisi neredeyse Mehmet’le arasında yeniden bir kavga çıkacaktı.

Aradan geçen on gün sonra Mehmet evine çilingirle birlikte girdi. Arkasında eşi çocuğu ve valizleri…

-Yani Mehmet beğendin mi yaptığını hem bizi orada rahat ettirmedin hem kendine zehir ettin bu on günü.

-Hayatım bende anlamadım herşey bir anda gelişti. Bir bardak su içeyim dedim başıma gelmeyen kalmadı.

Mehmet su dedin de susadım şimdi, bak damacana da su bitmiş hadi bir su söyle de içelim.

-Alo iyi günler

-Jantı eskimiş, arka sol kapıda hafif vuruğu olan arabanın önüne bir, evine de bir damacana su lütfen.

-Tamam abi hemen geliyorum.


Özhan Ulaş


interactive connection



Bu İçeriğe Tepki Ver (en fazla 3 tepki)


Bunları da görmek isteyebilirsin!