Şinasi’nin baltası keskin, odunu sert, ruhu hassastı.

GÜVERCİN GERDANLIĞI

Mevsim tam olarak bulamıyordu ait olduğu yeri. Yaz bitti veya kış başladı denemiyordu tam olarak. Tabiatın aşkıdır; tartışılmaz, ne yaz kıştan, ne de kış yazdan vazgeçebiliyordu. Sıcak yaz günleri yer vermemekte ısrar ediyordu  kendisinden sonra gelmekte olan ılık sonbahar günlerine. Sıcaklıklar her ne kadar devam etse de kışın geleceği belliydi. Şinasi gelmekte olan soğuk kış gecelerini bildiği için odasını ısıtacak olan sobasına odun keserek hazırlanıyordu. Sobasının üstünde kızartacağı ekmekleri ve çayının yanında yiyeceği kavrulmuş kestaneleri düşünüyordu. İri meşe odunlarını, baltasıyla gücü yettiğince ikiye yarmaya çalıştı. Kestiği odunlar ona öylesine güzel gözüküyordu ki onların sobada yanıp gitmesine acıyordu çoğu zaman. 

Şinasi’nin baltası keskin, odunu sert, ruhu hassastı. Odunun ortadan ikiye ayrılmayan kısmını eliyle tutup son bir vuruş yaptığında, balta odundan sıyrılıp sol işaret parmağının ucuna çarptı. Bu çarpma; yıllardır bu bedende hapsolan, özgürlüğüne kavuşmak için çırpınan kanın isyanını tetiklemişti. Baltanın açtığı yara büyük bir devrimi gerçekleştirmişti adeta. Kan kızılı, özgürlüğünü yaymak için etrafa saldırıyordu. Önüne ne çıkarsa kızıla boyuyordu. 

Eve çıkıp pansuman yaptı. Şinasi parmağını tedavi edip geri döndüğünde sanki ağaç da yarasını tedavi etmişti, isyan bastırılmıştı. Devrimin kızıl rengi, ağacın tozunda kaybolmuştu. 

Ertesi gün balkona çıktığında çok sevdiği güvercini her zaman ki yerinde duruyordu. Şinasi’nin gelmesine sevinmiş olacak ki hızlı kanat çırpınışlarıyla havaya yükseldi. Evin etrafında tam bir tur attı. Güvercin tekrar yuvasına konduğunda Şinasi ona avucunun yarısıyla yem verdi. Güvercin ona o kadar güveniyordu ki avucundan yemeye başladı. Şinasi dayanamadı, rahat rahat yesin diye yemleri yuvaya döktü. 

O büyük bir güven içinde yemlerini yerken Şinasi dünden kalan isyanın izlerini siliyordu. Yara bandını çıkarıp balkon masasının üzerindeki küllüğe attı. Parmağının ucunda kopmak üzere olan küçük deri parçasını çekip aldı. O parçayı da küllüğe doğru savurdu. Fakat deri parçası küllükten sekip masadan aşağıya düştü. Güvercinin yuvasının altına sürüklenen parçaya güvercin yaklaştı. Şinasi’nin ona yem attığını sanan güvercin, gagasıyla didikledi ve ağzına attı. Bu durum Şinasi’nin hiç hoşuna gitmedi. Engellemeye çalışsa da güvercin o parçayı yutmuş oldu. 

İlk başlarda biraz şaşkınlık, biraz da merak ikiliyi birbirine daha da bağladı. Güvercin Şinasi’ye bağımlı olmuştu. Her gün kendinden bir parça koparıp ona veriyordu. Başka hiç bir şey yiyemez oldu. Birinin yaşaması için diğerinin yaşamından vazgeçmesi gerekiyordu artık. Bu tuhaf sevgi birini besliyor, diğerini tüketiyordu. 

Aşk öldürür mü? Bu soruyu; etiyle besleyerek, yataktan kalkamaz hale geldiğinde sormuştu kendine. Eğer bu ölüm güvercini yaşatacaksa ölmeyi seve seve kabul edebilirdi. Peki ya sonra? Şinasi öldükten sonra  güvercini yaşamaya nasıl devam edecekti? Başkalarına mı bağımlı olacaktı? İşte bu soru aklını yiyip bitiriyordu. Bunu kabul edemezdi. Onu yaşatacak olan da öldürecek olan da kendi olmalıydı. Yaralarını sardı, destekle ayağa kalktı ve yaşamaya karar verdi. Bu yaşama, sevdiği güvercini öldürse de hayata devam etmeliydi. Kendini toparladı, iyileşiyordu günler geçtikçe. O iyileştikçe güvercin kötüleşti. Gözlerindeki canlılık söndü. Yuvasından dışarıya çıkmamaya başladı. Şinasi kan gözyaşları döktü, fakat dayanmalıydı. İç huzuru tamamıyla tükenmişti. Şinasi yıllarca besleyip büyüttüğü yalnızlığını sadece onunla paylaşmıştı. Şimdi yalnızlıktan da öte bir hiçliğe sürüklemişti onu. 

Sessiz bir akşam da içinin şiddetle üşümeye başladığını hissetti. Öylesine soğuktu ki, ne yapsa ısıtamıyordu kendini. Üst üste giyindi. Sobanın başına geçti. Üzerini bir battaniyeyle sardı. Isınmayı başaramıyordu. Soğukluk içinden geliyordu. Ellerini ısıtmak için avucunun içine nefesini üflediğinde nefesinin daha soğuk olduğunu hissetti. Balkon kapısını açtığında şiddetli bir rüzgar çarptı yüzüne. Bunun sadece bir rüzgar değil, ilahi bir tokat olduğunu anladı. Kulağına üfleyen ezgi yeryüzünde hiç bir kulağa değmemiş bir ağıt gibiydi. İçindeki korkuyla yuvanın başına geldi. Bacakları onu ayakta tutmakta güçlük çekiyordu. Kör bir baltayla dibinden kesilen bir ağaç gibi yıkılmak üzereydi. Eğildi ve yuvanın içine doğru baktı. Gözleri terk edilmiş bir yuva ile karşılaştı. Parmaklarıyla yokladı. Sıcaklığı daha kaybolmamıştı. Onu terk etmişti. Yalnızlığı bile terk etmişti onu. Artık yalnız bile değildi. 

Özhan ULAŞ


interactive connection



Bu İçeriğe Tepki Ver (en fazla 3 tepki)


BUNLARI DA GÖRMEK İSTEYEBİLİRSİN!

Facebook Yorumları