Hayatımız boyunca kraliçenin bize sunduğu huzuru yanımızda taşıyacağız.
0
0
2,945
okunma

HUZURLU KRALİÇE

Kahvaltımızı yaparken bardaktaki çayın buğusu daha kaybolmadan, çadırın üzerine ufak ufak yağmur damlaları konmaya başladı. Önce kulağımıza belli belirsiz sesler geldi. Çok kısa bir sürede çadırın içi yağmurun sesiyle doldu. Hızını arttıran yağmurla birlikte onunla göz göze geldik. Önce kim tepki verecek diye bekledik karşılıklı. Daha fazla bekleyemedim ve yerdeki çantamı kaparak çadırın girişinde yağmurun toprak üzerinde bıraktığı dolup boşalan küçük deliklere baktım. Biliyordum oradan dışarıdaki yağışa bakmaya devam edersem her şey mahvolabilirdi. Özge’den ve diğer insanlardan sakladığım şeyin ortaya çıkmasını kesinlikle istemiyordum. Olanları asla açıklayamazdım.

Şimdi karar verme zamanım gelmişti, acele etmeliydim, doğru bir karar vermeliydim. Hiç zaman kaybetmeden üzerini toprakla kapattığım şeyi yağmur ortaya çıkarmadan ben çıkarmalıydım ve kimsenin bulamayacağı gizli bir yere taşımalıydım. Ya da bu sıcak çadırın içinde, üzerinde hala buğusu duran çayımı yudumlayıp hiç bir şey olmamış gibi o toprağın altına bıraktığıma veda edip yaşamaya devam etmeliydim. Şundan emindim ki, ne yaparsam yapayım bir şekilde bu durumdan en zararlı ben çıkacaktım. Ben daha kararımı kendime açıklamadan ayaklarım gitme kararını onaylayıp ilk adımı attığında, sol avucumun içinde Özge’nin ellerinin sıcaklığını hissettim. Hani olur ya uzun bir süre susuz kaldığınızda su dolu bardağı içmek üzereyken, bardak dudağınıza değdiğinde içinize bir rahatlama, ferahlama gelir ya, işte öyle bir histi benimki. Parmakları, parmaklarıma değdiğinde, bende olan eksiklik tamamlanmış oldu. Son günlerde yaşadığım zor zamanları; sakladığım şeyleri ona itiraf etmemi beklemeden, küçük düşmemi, zor durumda kalmamı ve yardımına ihtiyacım olduğunu, bunun üzerine bana aşağılama ve kendini benden üstün görmeden, ‘’ her şeyi biliyorum. Sen doğru olanı yaptın’’ dedi gözlerimin içine bakarak. O bakış da çok gizli bir şey saklıydı. Sadece ona özgü bir bakıştı bu. O bakışıyla ondan saklamaya çalıştığım, korktuğum şeyleri anlayabiliyordu. Gözlerime bakarken sanki gözlerimin içine giriyor, gözümün ardında kalan şeyleri de görebiliyordu. Oradan beynimin küçük damarlarında geziniyor, hareket halinde veya durağan bütün düşüncelerimi takip edebiliyordu. Düşüncelerimi yönlendirdiğine de inanıyorum bazen. Beynimin kıvrımlarında dolaşan fikirlere temas etme yeteneği de ancak onda mevcut.

Hatasızlığıyla övünen insanların; bir başkasının kötülüğü üzerinden kendi iyiliğini kanıtlayan, başkalarının hissettiği korkunç duygularla, kendi duygusuzluğunu örten insanların zavallılığına dair hiç bir emare yoktu onun yüzünün hiçbir karesinde. Küçük bir çocuğun yüzündeki o saflık ve uzun yıllarını geride bırakan ihtiyar bilgenin sessizliğiyle bana bakıyordu avuçlarımı sıktığında. O sessizliğine başladığında dalgalar susardı, gökteki kuş, ormandaki yapraklar susardı. Şehirler arası tren rayları susardı. Metal susar, dünya bile sessizce dönerdi. Evrende tek bir çıt çıkmazdı adeta. Fakat duruşu, bakışı, gözlerini yavaşça açıp kapayışı operanın sonundaki bayanın sesi gibi derinlere, en derinlere kadar giderdi.

Hayatımda hiç bir an, o gün elimi sıktığındaki kadar rahatlamamıştım. Üzerimdeki bütün yük sihirbazın değneğinin dokunduğu şapkanın kaybolması gibi kaybolmuştu. Günlerdir içimi kemiren stres, şelalenin tepesinden hızla aşağıya bırakmıştı kendini. Bir daha geriye gelebilmesi imkansızdı. Özge, kraliçe’de bulduğum huzura ortak olmuştu o günden sonra.

Arkeolojik çalışma için geldiğimiz Antalya’nın Aksu ilçesinde bulunan Perge antik kentinde kazı çalışmaları devam ederken bulmuştum Kraliçe’yi. Kış aylarında Antalya’nın havasına hiç belli olmazmış. Bunu orada anladım. Ne zaman yağmur yağıyor, ne zaman güneş açıyor hiç belli değil. Kazı çalışmalarımız esnasında aniden başlayan yağmurla herkes çadırlarına çekildi. Özge’de çadırlara koşturanlar arasındaydı. Ona her ne kadar “ne güzel yağmur yağıyor, gel biraz romantizm yapalım” dediysem de dinletemedim. Nasıl olsa birazdan güneş açar diye kendime bir kaya parçası buldum ve altında korundum yağmurdan. Perge Antik Kenti’nin kuzeyinde bulunan şehre tepeden bakan yamaçta bir ses ve hareketlenme oldu. Bu sesin kazı ekibinden arkadaşlarımca bana yapılmak üzere olan bir şaka olabileceğini düşündüm. Şakayı önceden bozmak için sesin geldiği yöne doğru gittim. Antik kentin dağ kısmında bulunan kapılarının dibine yığılan topraktan anladığım, bu bir şaka değildi. Yağmurun etkisiyle yumuşayan toprağın bir kısmı aşağıya doğru inmişti. Toprağın koptuğu yöne gitmekte çok zorluk çekiyordum. Çamur halini almış toprak inanılmaz kayganlaşmıştı. Bir kaç kez yere düştüm, kalktım ve yine düştüm. Böylelikle dirseklerim ve dizlerim çamur içinde kalmıştı. Çadıra geri döndüğümde bu halime çok gülecekti kazı ekibi. Fakat geriye dönemiyordum. Beni toprağın kaymasının başladığı yere doğru çeken bir şey vardı. Dingin bir sessizlik, büyülü bir şarkı gibi bir melodi. Az ileride bir yarık fark ettim. Kaymanın başladığı yer burası olmalıydı. Güçlükle ilerledim. Hafifçe eğildim ve yarığın içine doğru baktım.

Yarıktan içeriye dolan yağmur suyunun oluşturduğu çamurdan tek bir zerre dahi etkilenmemiş, hayallerimde dahi tahayyül edemeyeceğim kadar güzellikte bir heykel. Kendimi yarıktan çeriye bıraktım. Karşımda canlı gibi, diri, genç ve parıl parıl parıldayan bir heykel duruyordu. Kraliçe olduğunu düşündüğüm bir kadın. Göz kapaklarında yer yüzünün tüm huzuru. Bilge bir kadın, aynı zamanda asi ve her an bir çılgınlık yapmak üzere…

Etrafındaki hiç bir şeye dikkat edemedim. Saatlerce ona baktım öylece. Hava kararmak üzereydi ki kendime gelebildim. İçimdeki huzuru tarif edemiyordum. Mutluluğun formülünü bulup hepsini bir çırpıda içip tüketmiştim sanki. Bu formülü herkes ten saklamak ister gibiydim. Benimle sonsuza dek kalmalıydı bu sır.

Yarıktan dışarıya doğru çıktığımda ilk işim üzerini kapatmak oldu. Aşağıya doğru kayan bütün toprağı yukarıya taşıdım aceleyle. Sesler duydum yine. Bu sefer arkadaşlarımdan geliyordu o sesler. Konumumu hızla değiştirdim yerimi bulmasınlar diye. Sesin geldiği yerin tam ters istikametine doğru hızla koştum. Nefesim tükendiğinde ses çıkararak yerimi belli ettim. Yanıma geldiklerinde bazıları oldukça endişeliydi. Özge ağlamaklı, üzgün ve tükenmişti. Bana kızamadı bile. Sadece boynuma sarıldı uzunca bir süre. “Abi ya bunlar romantizm yapacak diye üstümüz başımız çamur oldu” diyenler vardı aralarında. Özge “nerelerdeydin kaç saattir” diye sordu ve cevabımı hiç önemsemedi. Anlaşılan aklına kötü şeyler gelmişti. o an yanında olduğum için çok mutluydu.

Ekibin başında bulunan profesörden kazı planını aldığımda dileğimin kabul olduğunu anlamıştım. Kazı çalışması kraliçe heykeline rastladığım yerin ters istikametinde ilerliyordu. Projenin bitmesine de çok kısa bir süre vardı. Buna çok sevinmiştim. Kraliçe yerinde çok mutluydu. Çok huzurluydu.  

Özge’ye o gece olan her şeyi anlattım. Kraliçeye ziyarete gittiğim akşamlardan birinde gizlice peşimden geldiğini itiraf etti. Kraliçe’nin kamufle olabilmesi için bana yardım etti. Özel bir çaba göstermeden bulunması mümkün değil. Perge Antik Kent’i devlet tarafından özenle korunan bir yerde. Dışarıdan birinin girip bir şeyler aramaya çalışması bir yana üniversite bile izinsiz kazı çalışması yapamıyor. Projede çalışmanın yapılabileceği alan özenle belirtilmiş. İznin dışına çıkmak mümkün değil. Çok uzun bir süre daha kraliçe güvende huzur içinde uyuyacak.   

Finaller bitti, kraliçenin güvenliğinden emin olarak memleketimizin yolunu tuttuk Özge’yle. Ondan tek bir parça dahi almadık. Fakat hayatımız boyunca kraliçenin bize sunduğu huzuru yanımızda taşıyacağız.

Özhan Ulaş


interactive connection



Bu İçeriğe Tepki Ver (en fazla 3 tepki)


Bunları da görmek isteyebilirsin!