Açılan kapıdan içeriye giren adamın omuzlarından, ahşap zemine inmek için sabırsızlanan yağmur damlaları düştü.

Yağmurlu bir öğleden sonra kahvesinden aldığı bir iki yudumun ardından uzunca bir süre caddeden geçenleri seyre daldı. Kaldırımdan koşturarak geçenleri inceliyordu bu küçük kafe de. Yağışlı bir havada işe ıslanarak gitmek mecburiyetinin olmayışı içini ısıttı. Şiddeti gittikçe artan yağış, camda biriktirdiği damlaları artırıyordu. Saatine baktığında buluşma vaktine daha yirmi beş dakikasının olmasına sevindi. Bu görüşmede onu nelerin beklediğini hiç bilmiyordu. “Benden ne isteyebilir ki, yıllarca beni arayıp sormamıştı, suçluluğunun umarım farkındadır”. Soruları aklından geçerken, daha maça çıkmadan hükmen galip geleceğine işaret ediyordu. Kekinden daha bir iki lokma aldığında kahvesi çoktan bitmişti. Bir kahve daha söylemenin sinirlerine ağır geleceğine kanaat getirerek açık bir çay söyledi. Havanın bozuk olmasından dolayı olacak ki kafe epey yoğundu. Barın girişinde, camın dibindeki masalara oturan orta yaşın biraz üzerindeki çift, çantalarından kitaplarını çıkarıp yağmurlu havayı iyi bir fırsat bilerek sessizce kitapların sayfalarını çevirmeye başladılar. Dışarıdan geçenler kafe de oturanlara bakıp imreniyor, içeride oturanlar dışarıda olmadıklarına seviniyorlardı.

Açılan kapıdan içeriye giren adamın omuzlarından, ahşap zemine inmek için sabırsızlanan yağmur damlaları düştü. Üzerindeki koyu mavi kalın parkadan yere süzülen yağmur suyundan dışarıda uzun süre kaldığı anlaşılıyordu. Gözlerini kısarak bu durumdan rahatsız olduğunu, elmacık kemiklerinin üzerinde toplanan yanağından anlaşılıyordu. Kafenin içerisindeki müzik yayını ve orayı dolduranların yüksek sesle konuşmaları ona büyük bir uğultu gibi geliyordu. İçeriyi süzerek buluşmak istediği kişiyi aradı gözleri. En sağındaki köşeye ilişen gözleri tepkisiz bir yüzle karşılaştı. Ne bir tebessüm, ne bir kızgınlık bulamadı saçları alelade toplanmış kızın ifadelerinde.

Ona doğru yaklaşmakta olan bu adamı gördüğünde anladı buluşmayı kabul etmesinin ne kadar yanlış olduğunu. Eski defterleri açmanın ne anlamı vardı şimdi. Diye pişmanlık duydu içinden.

Kısa bir merhabalaşmanın ardından “İlke ben senden ayrılmakla çok büyük hata ettim” demesiyle İlke kısa ve net bir cevapla “ Fikret bunu daha yeni mi anlıyorsun!” dedi.

Fikret kalın kaşlarının birbirine bağlanmasıyla başını öne eğdi. Geniş omuzları daha da bir ortaya çıktı kafasının aşağıya inen boşluğunda. Parkasını daha çıkarmamıştı üzerinden. Masanın üzerine küçük su damlaları düşüyordu düzensizce. Kafasındaki ıslaklıkla saçlarının derisi ortaya çıkıyor ve jöleden arta kalan parlaklık saçlarını öbek öbek topluyordu.

-Buraya bunu söylemeye mi geldin?

-Hayır, aslında sana anlatacak çok şeyim var. Nasıl başlasam bilmiyorum.

Uzun süren bir sessizliğin ardından İlke boğazındaki ipeksi yumuşaklığındaki boyun bağını masanın üzerine koyarak “ne söyleyeceksen söyle hadi, benimde işim gücüm var.” dedi onun söyleyeceklerini merak ederek.

Fikret aklından geçenleri anlatırken bariz bir özgüvensizliği olduğunu anladı. Bunun üstesinden gelebilmek için İlke’nin gözlerinin içine bakmamaya dikkat ediyordu. İlke’de bunu fark etmiş olacak ki gözlerini onun üzerinden ayırmıyordu.  Bitmiş bir ilişkinin ardından hala neyi beklediğini bulmaya çalışıyordu karşısındakinin gözlerinde.

-İlke bana bir şans daha veremez misin?

-Bir şans daha mı? Utan kendinden Fikret utan. Sana yaptıklarımı şu dünyada hiçbir Adem oğluna yapmadım. Bir de benden bir şans daha mı istiyorsun. Aradan kaç sene geçmiş, hiç arayıp sormamışsın. Şimdi birde kalkmış gelmiş… yok yok Fikret kusura bakma gitmem lazım. Sinirlerim bozuldu.

İlke ağzından çıkan sözleri güçlükle söyleyebiliyordu. Her an ağlamak üzereydi. Eğer Fikret bir iki söz daha etseydi oracıkta hüngür hüngür ağlayacaktı. Masadan kalktığında elleri sinirden hafifçe titremekteydi. O ana kadar üstesinden gelinebilir bir buluşma olarak hesap edip, Fikret’in karşında güçlü durabileceğine inanıyordu fakat Fikret’in karşısında bu gücünü kaybetti. Kasada parayı öderken bir kaç damla yaş aktı gözünden. Bunu kimseye fark ettirmeden elindeki boyun bağıyla siliverdi. Kafeden dışarıya çıkarken Fikret hala aynı duruşuyla aynı yerinde oturuyordu.

Adımları hızla ilerliyordu cadde boyunca. Su birikintilerine basarak, yağmurun sık damlalarında tedavi ediyordu kendini. Bir süre öylece yürüdü gökyüzünden aşağıya inen yağmur damlalarına karışarak. Göz yaşlarıyla karıştı gökteki bulutların damlaları. Her zaman yaptığı hafif makyajı yenik düştü gözlerinden akan damlalara. Fikret’i orada öylece bırakışını bir intikam olarak göremiyordu. Daha ziyade onun karşısında yine yenik düşmüş olduğunu anladı. O ilk göz temasında senelerdir biriktirmiş olduğu sabrı kaybettiğini anladığında iş işten geçmişti. Oraya bugün gittiğine çok kızdı nereye gittiği belli olmayan adımlarıyla. Ani bir korna sesiyle irkildi karşıdan karşıya geçmeye çalışarak. Ne olduğunu anlamadı önce kolunu tutan elli yaşlarında kadının “kızım iyi misin” dediğinde sağ yanında şiddetli bir frenle duran aracı gördüğünde kendine gelebildi. “Sağ olun bir şeyim yok. Biraz dalmışım o kadar.” Dediğinde araç şoförü İlke’nin algılayamadığı bir şeyler söyleyerek aracını süratle durduğu yerden kaldırdı ve kaybettiği süratini yakalamaya çalıştı. Kadının bu yardımsever tavrına çok teşekkür ederek, bir yerlerde biraz oturup kendine gelmesini umdu. Gözleri  sağ arka tarafında bulunan otobüs durağına ilişti. Daha oturacağa yaklaşır yaklaşmaz kendini durağın oturacağına bıraktı sinirleri gevşeyerek. Fikret ile seneler önce yaşadığı travmaları hatırlayarak gözlerini karanlığa bıraktı. Öyle hareketsizce durakta bir zaman kaldı. Gözlerini açacak gücü bulamadı kendinde. Başı son sürat dönüyordu karmakarış bir halde. Bir aralık çantasını yokladı güçsüzce. Sol kolundaki ağırlığın o olduğunu umarak bekleyişine devam etti.

“Hayatımı mahveden bu erkeğin yanına neden giderim ki, hiç akıllanmamışım hiç” diyerek kendini son derece acımasızca suçluyordu. Onu tekrar o adamla buluşturmaya iten şey neydi oda bilmiyordu. Belki samimi bir özür bekliyordu. Yada delicesine kendine yalvarmasını istiyordu o erkeğin. Netice itibarıyla ne o samimi özür ne de ayaklarına kapanıp yalvarış. Hiçbirini bulamadı Fikret’te. Konuşmalarına bile tahammül edemedi ve çok az bir sürede onu terk edip gitti.

Durağın yanından geçenler yada gelecek otobüslerini bekleyenler İlke’ye meraklı gözlerle bakıyorlardı ama kimse kendinde o cesareti bulup ne oldu diye soramıyordu. Yağmurun dinmesini bekleyenlerden bir kaçı da durakta bekliyordu. İlk fırsatta karşıya geçecek olanlar yola en yakın yerde bekliyorlardı.

İlke, İlke iyi misin? Diye ona seslenen bir sesle irkildi. Gözlerini açar gibi oldu. Karşısında onu gördü, inanamadı. Gözlerini ovuşturup tekrar baktı. Göz kapaklarındaki ağırlık gittikçe artıyordu. Kulaklarında bir ses, onun sesi. Çok rahatlatıcı bir ses. “İlke benimle evlenir misin? Yaptığım hataların tümüyle farkındayım. Bugün buraya sana evlenme teklif etmek için geldim.”

Boşluğa diktiği gözlerini kımıldatamıyordu. Duyduğu seslerin bir rüyadan geldiğine inanıyordu. Gücünü toparladı, sol yanına çevirdi başını. Kıpırtısızca ona bakan gözlerde sonsuz bir güven gördü. Fikret hep görmek isteyeceği bir şekilde ona bakıyordu. Bu güveni kendisine yaşattığı için teşekkür namına yumdu gözlerini. Bu anın kaybolmaması için uzun bir süre açmadı gözlerini. Ömrünün sonuna kadar bu büyülü hali yaşatmayı diledi.

Gözlerini açtı ve şunu söyledi: “teklifin hala geçerli mi?”

Özhan ULAŞ


interactive connection



Bu İçeriğe Tepki Ver (en fazla 3 tepki)


Bunları da görmek isteyebilirsin!