İlk önce hiç yanından ayırmadığı, en çok sevdiği romanı valize yerleştirdi...

VADİDEKİ KÖY

Hayatının yönünü değiştiren atamalar yapıldığında, kendini bir anda Akdeniz’e giden bir yolculukta buldu. Yıllardır öğretmen olmayı düşlüyordu fakat hiç bu kadar apar topar olacağını hayal etmemişti. Görev yazısı geldiğinde, sadece bir kaç günü olduğunu anladı. Bir hışımla valizini hazırlamaya koyuldu. İlk önce hiç yanından ayırmadığı, en çok sevdiği romanı valize yerleştirdi özenle. Ne gariptir ki yanına alacağı başka hiç bir şey bulamadı. Daha önce valizinin içine ne koyması gerektiğini hiç düşünmemiş olması onu epey şaşırtmıştı. Eli ayağına dolandı. Gerekli gereksiz ayırt etmeden bir kaç eşya ve bolca yalnızlığını doldurdu valizine. Bir ara mutfağa gitti, annesine sarıldı. Sessizce ağladı odasına geri döndüğünde.

İki gün sonra yola çıkma vakti gelmişti. Otobüs hareket ettiğinde ancak veda edebildi İstanbul’a.

Her şey bir anda oluvermişti. Atamanın yapıldığı Akdeniz ilindeki Milli Eğitim binasına geldiğinde görmeye sabırsızlandığı okulunu sordu. Okulun ismini hiç kimse anlamadı. O okulu bilen hiç kimse yoktu neredeyse o binada. Sol yanına doğru hafifçe topallayan, kalın gözlüklü bir adam yaklaşıp “Hocam orası sürgün yeri, buraların en uzak köyü” dedi ona üzülür bir vaziyette. Daha hayırlı olsun bile dememişti kimse. Kalın gözlüklü adamın söylediklerinden sonra bir kaç kişi daha o köyü hatırladı. “Aman kızım, sen ne günah işledin?” şeklinde sözler geldi kulağına. O güçlü bir kişiliğe sahipti. Söylenenleri hiç duymamış gibi davrandı. Kendinden emin bir şekilde “O köye nasıl gidebilirim?” diye sordu köyü bilen adama. “Kızım önce ilçeye gitmelisin, bilmiyorum ilçeden köye araç bulabilir misin?” diye söylemesine rağmen O, halinden gayet memnun görünüyordu. Binadan dışarıya adımını attığında valizinin çok ağır olduğunu anladı. Bir taksiye binip ilçeye giden minibüslerin olduğu yere gitti.

İlçedeki Mili Eğitim binasına geldiğinde buradaki durum da ildekinden pek farklı değildi. Dairede şef olduğunu söyleyen bey “”nasıl olsa yakında geri döner” dedi yanındaki yardımcısı olduğu anlaşılan kızıl saçlı bayana. Bunu söylerken öyle sesini kısıp söylememişti. herkesin duyabileceği şekilde söylemişti. Hoca hanımı yanına çağırdı, sonra yüksek sesle “İrfan bize iki çay getiriver” dedi, kapının arka tarafında olduğu anlaşılan beye. Burada galiba her şey yüksek sesle oluyor diye içinden geçirdi kızcağız. “Kızım o köye haftada bir araç gidiyor, o da dündü. Neyse bugün geç oldu, biz seni yarın dairenin aracıyla götürürüz” dedi babacan bir tavırla. “Ee anlat bakalım nerelisin?” sorusunu duyduğunda, kendisinin pek de uzak bir yerde olmadığını anladı. Bu soruyu gittiği her yerde duymaya alışıktı. Galiba bu gizli bir şifreydi. Eğer bu soruyu duyuyorsanız anlayın ki hala memleketinizdesiniz.

Ertesi gün şube müdürü ve şoförü ile birlikte köye doğru yola çıktılar. Önceleri güzel köy manzaraları vardı. Yol bir türlü bitmek bilmeyince arabanın içinden dışarıya doğru baktığında aynı yerleri görmeye başladı. Tırmanışlı yolculukta neredeyse dört mevsimi yaşıyordu. Sabah yola çıktıklarında, insanın içini titreten bir soğuk, güneşin kendini göstermesiyle gelen sıcaklık ve dağ yolunda yağmaya başlayan yağmur. Modeli çok da eski bir araç değildi ama yıpranmış bir arabaydı içinde bulundukları. Bulunduğu taraftaki kapının camı iki parmak kalınlığında açıktı, kapatmaya çalıştı fakat başaramadı. Şoför “hocam kolu sert çevirin, bozulmuş galiba” dese de bir daha kapatmaya zorlamadı. Camın aralığından yüzüne değen yağmur damlaları hoşuna gidiyordu.

Üç saatin ardından toprak yolun sonunda vadideki köye gelmişlerdi. İsteseler de daha ileriye gidemezlerdi. Aracın durduğu yerde küçük bir köy okulu duruyordu. Sanki daha önce orada bir okul yokmuş da sırf yolun bir an önce bitmesini istediği için oraya konulmuştu. Yolun önünü kesip, “yeter artık bu kadar yolculuk” der gibi duruyordu orada. Okulun önündeki meydan köy meydanıydı anlaşılan. Resmi aracı gören bir kaç köylü hemen hoşgeldine gelmişlerdi. Arabadan iner inmez karşısında duran dev dağlara baktı uzunca bir süre. Eşsiz bir manzaraydı karşısındaki. Sol tarafa doğru meşhur toroslar uzanıyordu. Bahar aylarında dağların zirvesinde duran karlar başarılı bir ressamın elinden çıkmış gibiydi. Şube müdürü, o sırada bir şeyler anlatıyordu fakat o, dağları seyrederken hiç bir şeyi duymuyordu. Kulakları dağlardan gelen sesteydi. Kim bilir belki de ona hoşgeldin diyorlardı.

Tek sınıflı bir okul. Bunu sadece eski filmlerde görmüştü. Müdürün anlattıklarından aklında kalan, okulun müdürü de o, öğretmeni de, hademesi de. Okulda öğrencilerden başka sadece kendisi olacaktı. Onu köye getirenler geldikleri yöne doğru gözden kayboldular. Onlardan geriye kalan aracın bıraktığı toz bulutuydu. Ne düşüneceğini bilemiyordu. Kulağını dağlardan gelen sese verdi.

Bütün vücudu titremeye başladı. Kalp atışı aniden hızlandı. Aklında şimşekler çaktı. Okulun önüne, aynı zamanda köyün de meydanına doğru yürüdü. Etrafında gezdirdi gözlerini. Birden bütün düşünceleri aynı noktada kilitlendi. İşte o an anlamıştı her şeyi.

Yanından hiç ayırmadığı, hayatında en çok sevdiği romanın neden “Çalıkuşu” olduğunu...

İçi hiç olmadığı kadar huzura kavuştu. Yüzünde bilge kişilere mahsus bir tebessüm oluştu. Bu köyü çok sevecekti.

Özhan ULAŞ


interactive connection



Bu İçeriğe Tepki Ver (en fazla 3 tepki)


Bunları da görmek isteyebilirsin!