Sadece o an hissettiklerini değil, çocukluk yıllarından bugüne, ömründe yaşadığı hayal kırıklıklarını, uykusuz gecelerini, elinden kaybolup giden bütün güzel şeylerin isyanını doldurdu.
0
0
3,976
okunma

 ZOR MEKTUPLAR

Gözyaşlarını silmeye yetişemiyordu. Nemli peçeteyi avucunun içinde sıkarak bir top haline getirdi. Masanın üzerinde duran peçetelikten bir peçete daha çıkardı. Uzun bir süre gözlerine bastırdı. Vücudunda hiç bir titreme ve ağlamanın getirdiği her hangi bir belirti yoktu. Sadece ağlıyordu. Çevresindekiler yüzünü görmese ağladığı anlaşılmayacaktı. Sessiz, çok sessizce ağlıyordu. Yeni bir peçete daha aldı. Bu sefer gözyaşlarını silmek için değil, çantasından çıkardığı kalemle içindekileri akıtmak içindi. Önceleri belli belirsiz şekiller çizmeye başladı. Daha sonra bir kaç belirgin cümle ve üzerini bastıra bastıra  “bu gerçek değil” yazdı. Cümlenin sonuna doğru peçete kalemin şiddetine yenik düştü. Son kelimenin boyunca yırtıldı. Üzerine gözyaşı damlayan peçetede mürekkep hızla yayılıyordu. Önce harfler birbirine yaklaştı, sonra kelimeler kucaklaştı. Beyaz yumuşak karenin bütün alanlarını doldurdu yazıyla. Sadece o an hissettiklerini değil, çocukluk yıllarından bugüne, ömründe yaşadığı hayal kırıklıklarını, uykusuz gecelerini, elinden kaybolup giden bütün güzel şeylerin isyanını doldurdu mürekkebin fethettiği peçeteye. Yazdıklarının üstünden geçti başka harfler kullanıp, farklı cümlelerle. Her kurduğu cümle gittikçe şiddet kazanıyordu. Parmakları aklından geçenleri dizginleyemiyordu. Yetişemiyordu içindeki haykırışı yazmaya. Düşman ordusuna büyük bir öfke ve nefretle saldıran atlıları kontrol altına alamıyordu bir türlü. Savaşın galibi tam da o olacakken kendi ordusu kontrolden çıkmış kendi askerlerine saldırıyordu. Yazdıkları bir süre sonra tamamıyla birbirine girmişti, askerlerin birbirine saldırdığı gibi kelimeler birbirini katletmişti. Kanın rengini siyah mürekkep almıştı. Elinin altında parçalanan peçete, atlıların üzerinden geçtiği bayraklar gibi olmuştu. Sahipsiz ama onurlu, kaybetmiş ama gururluydu masanın üzerindeki yazıdan arta kalan peçete parçaları. Beyniyle verdiği savaşta kullandığı silahı olan kaleminin mürekkebi onu saf dışı bırakmıştı. Savaş meydanında sadece kendi askerleri kalmıştı. Beyaz peçetenin üzerinde boylu boyunca uzanmışlardı. Siyahtan başka bir renk kalmamıştı. Artık kalemi peçeteye dokundursa da kendi canı yanıyordu. Kendi askerlerine ateş ediyordu sanki. Savaşı kaybetmiş fakat görevini hakkıyla, onuruyla yerine getirmiş bir komutan edasıyla teslim oldu. Kalemi usulca yere bıraktı.

Ağlaması artık geçmişti. Göz yaşlarının son damlasını da dökmüş olduğunu düşündü. Artık istese de ağlayamayacaktı. Gözünden düşen ilk damlada da, son damlada da etrafındakileri hiç önemsemedi. Akan yaşları yan masalardakilerin görmesinden hiç endişe etmedi.

Telefonunu masaya bırakmadan önce okuduğu haberi tekrar okumak için telefonunu eline aldı. Son okuduğu haberdeki fotoğrafa uzun uzun baktı kıpırtısızca. Ekrandaki her kareyi uzun uzun inceledi. Bu hayatında en dikkatli baktığı şeydi. Dakikalarca baktı. Nefes dahi almıyor olabileceğini hissetti. Tek bir noktaya, o noktanın içindeki en küçük zerreye odaklandı. Sanki o zerreciğin içine girip yok olan bir hayatı çekip çıkaracak gibiydi. Özgürlüğü, mutluluğu, huzuru, yaşamanın anlamına dair ne varsa baktığı o gözlerin içinde, en derinlerindeydi. Gözleri, aklı, zihni tek bir anda o fotoğraf karesinin tümünü göremeyecek haldeydi. Noktanın derinindeki zerreden yavaşça geriye doğru genişleyerek çekmeye çalıştı bakışını. İki yandan saran beyazlığa geldiğinde huzurlu bulutları izlediği gibi izledi gözündeki beyazlığı. Sağ ve sol yandan ilerleyen küçük kırmızı damarları fark etti. Sanki göz bebeğine doğru gitmeye çalışıyorlardı zayıf, çelimsiz küçük kırmızılıklar. Kaşlarından, elmacık kemiklerine, burnundan, çenesine gezinmesi saatler aldı. En çok yorulduğu yolculuklardan biri olmuştu bu.

Asker şapkasını gördüğünde, yeniden alevlendi içindeki savaşta harabeye dönen savaş alanının külleri. Askeri üniformasının ona verdiği güven daha da bir sarstı onu. Hayatta en güvendiği üniforma ve en güvendiği adam bir haber sitesinde hayatını kaybettiği haberiyle yer alıyordu.

“Şehit Üstteğmen İrfan Doğrulu teröristlerle girdiği çatışma sonucu şehit oldu.” haberini okuduğunda İrfan Doğrulu ismi gözlerinden beynine sadece İrfan Doğrulu olarak gitmemişti; güven, sevgi, aşk, mutluluk, huzur, fedakarlık, umut, inanç, anne, baba, evlat, saygı, bir ömür, yar, sevgili, eş gibi onlarca hatta yüzlerce onun için çok anlamlı kelimeler olarak hücum etmişti. Beynine yolladığı bu kadar kelime ve sayısız anlam büyük bir arbedeyle üst üste yığılmıştır. Her birinden onlarca anlam çıkan bu kelimelerin, beyninde yarattığı olağanüstü durumla, beynin vücuda göndereceği sinyal karmaşası infilaka yol açacaktı neredeyse. Göz bebeğinin odaklandığı haber büyük bir tahribata yol açtı. Parmaklarının ucundan omuzlarına, iç organlarından yukarıya doğru ince bir sızıyla kanının çekildiğini hissetti. Gözlerinde amansız bir karıncalanma ve kulaklarında yoğun bir uğultuyla yere yığıldı.

Başına toplanan kalabalığın “ambulans çağırın, hanımefendiye yardım edin, kolonya getirin” gibi bağırışlarını duymaya başladığında bunun gerçek olduğunu anladı. Tıpkı babasının şehit olduğu gibi sevgilisinin de şehit olması onu derinden sarstı. Güçlü olması gerektiğini düşünerek soğuk kanlılığını topladı. “ bir şeyim yok, ben iyiyim. Nişan telaşı. Haftaya nişanlanacağım, heyecandan bayıldım galiba.” dedi kendini toparlayarak. Babasının cenazesinde öğrenmişti bunu. Güçlü olmalıydı, kimseyi sevindirmemeliydi.

Başındaki kalabalık dağıldıktan sonra tekrar masasına oturdu. Çantasından siyah kaplı bir defter çıkardı. İlk sayfanın ortasında  “BABAMA…” yazıyordu. Sayfaları çevirip kaldığı yere gelince o günün tarihini attı. Parmakları titreyerek “sevgili babacığım, İrfan’a orada iyi bak…” yazdı.

Özhan ULAŞ


interactive connection



Bu İçeriğe Tepki Ver (en fazla 3 tepki)


Bunları da görmek isteyebilirsin!