Kısa hikayelerim

Buraları seviyorum. Yeşil, hakim renktir her yerde. Bırakın Patika yolları,araçların geçtiği asfaltların pütürleri bile otla doludur. Ufka uzanan zeytin ağaçları, küçük pencerelerin senede üç ay süren kıştan korunmak için yapılmış tahta kapakları,bahçelerin ortasındaki dipsiz kuyuları dahi bu renge kaplanır, gitmezler uzun süre. Halbuki insanlık görmek istemez onları, küçümser kendi boyuna bakmadan. Oysa o yol kenarlarındaki küçük bir yeşillik bile tabiat için ne büyüktür çoğu zaman.

Yazlığım yakın diye uğrarım bu diyarlara ve kopamam hiç. Kuşadası'ndan Nazilli uzak değil aksine çok yakındır benim için. Zira doğa kokan bu yolculuklardan daima keyif alırım. Bahar gelip hastanemden ilk iznimi aldığımda kendimi atarım buralara yenilenmek için.

İşte ilçenin en büyük kasabasındaki yüz elli yıllık çınarın altında yine kahvemi yudumluyorum. Adı kahvehane ama bir tek ben kahve içiyorum. Ahali çaylarını içerken selamlaşıp hal hatır soruyoruz. Yüzlerindeki canlılıktan mıdır bilinmez, suratlar kırmızı bir tek bu resimde. Gülüşleri,esprileri ve dahi hayata bakışları enteresandır bu kahramanların . Bu payeyi de Anadolu'nun en uzun yaşayan insanları olarak hak ederler dedoğrusu. Bazıları daha sabi diye otuzluk kızlarını kocaya vermezken yetmişlik çocuklar, yüzlük nineler ve dedeler pek normaldir bu civarlarda.

Kahveden sonra seksenlik Basri dedenin söyledikleri bu yılki rutin ziyaretimi farklı kılmaya yetti. Onbeş günlük periyodlarla geldiğim zamanların ilk iki gününü denizde geçirir, hanım ve çocukları yazlıkta bırakıp kaçardım yeşili ve ömrü uzun bu kasabaya bir tutam huzur uğruna. Ancak bu seferinde işittiğim bir lakırdı tatilimi uzatmaya yetti de artmıştı .

Anadolu'nun bir çok yerinde olduğu gibi bu bölgede de sağlık hizmeti yeterli değildi. Doğum, bazen bulaşıcı bazen de nadir görülen ince hastalık vakası dışında ihtiyaç yoktu ama anlaşılan ona da gerek kalmamıştı. Uzak diyarlardan bir yabancı gelip arka tepedeki eve yerleşmiş ve bilgeliğiyle insanlara derman olmuştu.Herkes onu övüp duruyor, kimi lütuf olarak bile görüyordu. Son marifetiyse aylarca kendini eve kapatan ve 75'inde ölmesinden endişe edilen Mehmet amcayı iyileştirmesiydi. Tıp akademisyenliğimi unuturum çoğu zaman ama şarlatanlara olan kızgınlığımın verdiği dürtüyle bu bilgeyi ben de merak etmeye başlamıştım doğrusu.

Egeyi severim zira insanlar her zaman kontrollü değişime açıktırlar.Yeni şeyler hep cezbeder yöre insanını. Geleneklere her daim uyulsa da topluma hoş gelen her değişim en alt tabakasından belediye reisine kadar uygulanır. Eğitimleri elverdiğince sorgulamayı da severler. Ve böyle bir toplumun yaşadığı kasabaya gelen muhtemel bir şarlatana bu denli önem verilmesi beni kızdırmış olduğundan tez yola koyulmak zorunda kaldım .

Arabam yerine kolay ulaşım için rehberim Sami ile birlikte onun eşeklerini tercih ettik. Gelmeseydi de giderdim ama bu merakl ıkardeşimizin ortaya atılıp yardım teklifini de reddetmek olmazdı.Pekâlâ beni önümüzden yol gösteren toprak rengi köpekler de götürebilirdi.Güneş tepede kaybolurken eve vardık. Hakim renge bezeli kulübe boş görünüyordu. Sami'nin seslenmesine cevap sonra geldi:"Arkadayım". Arka bahçeye geçtiğimizde iki ağaç arasındaki hamakta elinde kitap, otuzlu yaşlarda, hafif kel ve uzunsakallı , güneşin batışını seyreden bilgemiz beni görünce doğrulup az ilerideki masaya buyur etti. Meraklı Sami'yi bir bahaneyle kasabaya geri gönderdi. Yandaki ahırda gördüğüm keçiden temin ettiği sütten yapılma yoğurt ve nefis ayranı ikram edip konuşmaya başladığında ona karşı kızgınlığım çoktan azalmaya başlamıştı.

55 yaşında, eşini kanserden kaybetmiş ve kızını evlendirdikten sonra"Artık yeter" diyerek Sharma'nın kitabındaki gibi Ferrari'sini satıp yollara düşen bir bankacıdan başkası değildi. Kendine göre huzuru dağlarda bulup kitaplarıyla mutlu olan bu adam, ülkenin her yıl başka bir yerinde konakladığından bahsediyor ve bu gezilere çıkmadan önceki resmini göstererek ne kadar doğru iş yaptığından dem vuruyordu. Gerçekten de en az yirmi yaş genç gösteriyor ve yüzü kasabadakiler gibi bol kırmızı barındırıyordu. Bilgeliğinin sırrını ise, ilk geldiği günlerde Meraklı Sami'ye kendisini tanıtırken "Her şeyini satmış bilgeyim" şeklinde konuşmasına bağlıyor ve bizi güldürüyordu. Ve tabii Sami de boş durmayıp tüm kasabaya yabancıyı aynı kelimelerle anlatmış ve herkes onu merak eder olmuştu.İçine kapanık Mehmet amcayı ise ilk geldiği günlerde kendisine çok yardım eden kızına destek amacıyla ve ortak bir planla kaçırıyor izlenimi vererek kovalamasını sağlamıştı.Gerçeği sakinleşince öğrenen Mehmet amcayla da sonradan dost olmuştu. Hayattaki en büyük hazinesi olarak kitaplarını görüyor,öğrendiği her şey ona huzur ve bazen kasabalıya şifa bile oluyordu. "Sanırım ölüme dahi sadece bir gün üzülen güzel insanların yaşadığı bu beldede kalacağım"dedi.Güneşin batışını seyrederken içine akan neyse ömrünü uzattığını söyledi. Ve masada duran gözlüğünü işaret ederek ekledi : " İnsanı adam yapan kitaplarım için o. En sevdiğim ".


interactive connection



Bu İçeriğe Tepki Ver (en fazla 3 tepki)

Facebook Yorumları