"Beş Hececiler", “Hecenin Beş Şairi”, “Hececiler”, “Hecenin Beş Ozanı” olarak da adlandırılan bu şairler; I. Meşrutiyet’ten sonra hece vezniyle ve konuşulan halk diliyle, Milli Edebiyat akımının görüşleri doğrultusunda şiir yazan beş şairin Türk Edebiyatı'ndaki genel adıdır. Bu grubu oluşturan beş şair: Orhan Seyfi Orhon, Enis Behiç Koryürek, Halit Fahri Ozansoy, Yusuf Ziya Ortaç ve Faruk Nafiz Çamlıbel’dir.

1. Han Duvarları - Faruk Nafiz Çamlıbel

Han Duvarları - Faruk Nafiz Çamlıbel

-Osmanzade Hamdi Bey'e-

Yağız atlar kişnedi, meşin kırbaç şakladı,
Bir dakika araba yerinde durakladı.
Neden sonra sarsıldı altımda demir yaylar, 
Gözlerimin önünden geçti kervansaraylar... 
Gidiyordum, gurbeti gönlümle duya duya, 
Ulukışla yolundan Orta Anadolu'ya. 
İlk sevgiye benzeyen ilk acı, ilk ayrılık! 
Yüreğimin yaktığı ateşle hava ılık, 
Gök sarı, toprak sarı, çıplak ağaçlar sarı... 
Arkada zincirlenen yüksek Toros Dağları, 
Önde uzun bir kışın soldurduğu etekler, 
Sonra dönen, dönerken inleyen tekerlekler...

Ellerim takılırken rüzgârların saçına
Asıldı arabamız bir dağın yamacına. 
Her tarafta yükseklik, her tarafta ıssızlık, 
Yalnız arabacının dudağında bir ıslık!
Bu ıslıkla uzayan, dönen kıvrılan yollar,
Uykuya varmış gibi görünen yılan yollar
Başını kaldırarak boşluğu dinliyordu. 
Gökler bulutlanıyor, rüzgâr serinliyordu. 
Serpilmeye başladı bir yağmur ince ince.
Son yokuş noktasından düzlüğe çevrilince 
Nihayetsiz bir ova ağarttı benzimizi.
Yollar bir şerit gibi ufka bağladı bizi. 
Gurbet beni muttasıl çekiyordu kendine.
Yol, hep yol, daima yol... Bitmiyor düzlük yine. 
Ne civarda bir köy var, ne bir evin hayali, 
Sonunda ademdir diyor insana yolun hali, 
Arasıra geçiyor bir atlı, iki yayan.
Bozuk düzen taşların üstünde tıkırdıyan 
Tekerlekler yollara bir şeyler anlatıyor, 
Uzun yollar bu sesten silkinerek yatıyor... 
Kendimi kaptırarak tekerleğin sesine 
Uzanmış kalmışım yaylının şiltesine.

Bir sarsıntı... Uyandım uzun süren uykudan; 
Geçiyordu araba yola benzer bir sudan.
Karşıda hisar gibi Niğde yükseliyordu, 
Sağ taraftan çıngırak sesleri geliyordu:
Ağır ağır önümden geçti deve kervanı, 
Bir kenarda göründü beldenin viran hanı. 
Alaca bir karanlık sarmadayken her yeri 
Atlarımız çözüldü, girdik handan içeri.
Bir deva bulmak için bağrındaki yaraya 
Toplanmıştı garipler şimdi kervansaraya. 
Bir noktada birleşmiş vatanın dört bucağı,
Gurbet çeken gönüller kuşatmıştı ocağı.
Bir pırıltı gördü mü gözler hemen dalıyor, 
Göğüsler çekilerek nefesler daralıyor.
Şişesi is bağlamış bir lambanın ışığı 
Her yüzü çiziyordu bir hüzün kırışığı.
Gitgide birer ayet gibi derinleştiler 
Yüzlerdeki çizgiler, gözlerdeki cizgiler... 
Yatağımın yanında esmer bir duvar vardı, 
Üstünde yazılarla hatlar karışmışlardı; 
Fani bir iz bırakmış burda yatmışsa kimler, 
Aygın baygın maniler, açık saçık resimler...

Uykuya varmak için bu hazin günde, erken, 
Kapanmayan gözlerim duvarlarda gezerken 
Birdenbire kıpkızıl birkaç satırla yandı; 
Bu dört mısra değil, sanki dört damla kandı.
Ben garip çizgilere uğraşırken başbaşa 
Raslamıştım duvarda bir şair arkadaşa;

"On yıl var ayrıyım Kınadağı'ndan 
Baba ocağından yar kucağından 
Bir çiçek dermeden sevgi bağından 
Huduttan hududa atılmışım ben"

Altında da bir tarih: Sekiz mart otuz yedi...
Gözüm imza yerinde başka ad görmedi. 
Artık bahtın açıktır, uzun etme, arkadaş!
Ne hudut kaldı bugün, ne askerlik, ne savaş; 
Araya gitti diye içlenme baharına, 
Huduttan götürdüğün şan yetişir yârına!...

Ertesi gün başladı gün doğmadan yolculuk,
Soğuk bir mart sabahı... Buz tutuyor her soluk.
Ufku tutuşturmadan fecrin ilk alevleri 
Arkamızda kalıyor şehrin kenar evleri.
Bulutların ardında gün yanmadan sönüyor, 
Höyükler bir dağ gibi uzaktan görünüyor... 
Yanımızdan geçiyor ağır ağır kervanlar, 
Bir derebeyi gibi kurulmuş eski hanlar.
Biz bu sonsuz yollarda varıyoruz, gitgide, 
İki dağ ortasında boğulan bir geçide.
Sıkı bir poyraz beni titretirken içimden 
Geçidi atlayınca şaşırdım sevincimden:
Ardımda kalan yerler anlaşırken baharla, 
Önümüzdeki arazi örtülü şimdi karla.
Bu geçit sanki yazdan kışı ayırıyordu,
Burada son fırtına son dalı kırıyordu...
Yaylımız tüketirken yolları aynı hızla,
Savrulmaya başladı karlar etrafımızda.
Karlar etrafı beyaz bir karanlığa gömdü; 
Kar değil, gökyüzünden yağan beyaz ölümdü... 
Gönlümde can verirken köye varmak emeli 
Arabacı haykırdı "İşte Araplıbeli!" 
Tanrı yardımcı olsun gayrı yolda kalana 
Biz menzile vararak atları çektik hana.

Bizden evvel buraya inen üç dört arkadaş 
Kurmuştular tutuşan ocağa karşı bağdaş.
Çıtırdayan çalılar dört cana can katıyor,
Kimi haydut, kimi kurt masalı anlatıyor...
Gözlerime çökerken ağır uyku sisleri,
Çiçekliyor duvarı ocağın akisleri.
Bu akisle duvarda çizgiler beliriyor,
Kalbime ateş gibi şu satırlar giriyor;

"Gönlümü çekse de yârin hayali 
Aşmaya kudretim yetmez cibali 
Yolcuyum bir kuru yaprak misali 
Rüzgârın önüne katılmışım ben"

Sabahleyin gökyüzü parlak, ufuk açıktı,
Güneşli bir havada yaylımız yola çıktı...
Bu gurbetten gurbete giden yolun üstünde 
Ben üç mevsim değişmiş görüyordum üç günde.
Uzun bir yolculuktan sonra İncesu'daydık,
Bir handa, yorgun argın, tatlı bir uykudaydık.
Gün doğarken bir ölüm rüyasıyla uyandım,
Başucumda gördüğüm şu satırlarla yandım!

"Garibim namıma Kerem diyorlar 
Aslı'mı el almış haram diyorlar 
Hastayım derdime verem diyorlar 
Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış'ım ben"

Bir kitabe kokusu duyuluyor yazında,
Korkarım, yaya kaldın bu gurbet çıkmazında.
Ey Maraşlı Şeyhoğlu, evliyalar adağı!
Bahtına lanet olsun aşmadınsa bu dağı!
Az değildir, varmadan senin gibi yurduna,
Post verenler yabanın hayduduna kurduna!..

Arabamız tutarken Erciyes'in yolunu:
"Hancı dedim, bildin mi Maraşlı Şeyhoğlu'nu?"
Gözleri uzun uzun burkuldu kaldı bende,
Dedi: 
"Hana sağ indi, ölü çıktı geçende!"

Yaşaran gözlerimde her şey artık değişti,
Bizim garip Şeyhoğlu buradan geçmemişti... 
Gönlümü Maraşlı'nın yaktı kara haberi.

Aradan yıllar geçti işte o günden beri 
Ne zaman yolda bir han rastlasam irkilirim, 
Çünkü sizde gizlenen dertleri ben bilirim.
Ey köyleri hududa bağlayan yaşlı yollar,
Dönmeyen yolculara ağlayan yaslı yollar!
Ey garip çizgilerle dolu han duvarları,
Ey hanların gönlümü sızlatan duvarları!.. 

Faruk Nafiz Çamlıbel

2. Eski Ev - Yusuf Ziya Ortaç

Eski Ev - Yusuf Ziya Ortaç

Köşede altın oymalı Edirne kavukluğu, 

Üstünde çeşm-i bülbül sürahi 

Yıldız Serpintili mavi bir buğu... 


Birinde kallavisini dinlendirmiş asırlar, 

Öbürünün ışık göğsünde 

Geceler dolusu sırlar!.. 


Duvarlarda iki kılıcın gümüş çaprazı, 

Sene 1053 amel-i Şahin Usta 

Üstündeki talik yazı... 


Çeliğine su vermiş kral kellelerinin kanı, 

Bir vuruşta parçalanmış 

Kim bilir kaç şövalyenin kalkanı!.. 


Raflarda Beykoz işlerinin ışıl ışıl hevengi, 

Ve sedirler üstünde has bahçeler açan 

Üsküdar çatmalarının ateş rengi... 


Islak gözlü cariyeler uzanırmış onlara, 

Ve kafeslerin ardından bakarlarmış 

Yelkenleri zafer dolu kalyonlara!..

Yusuf Ziya Ortaç

3. Gemiciler - Enis Behiç Koryürek

Gemiciler - Enis Behiç Koryürek

Biz dalgalar, fırtınalar kahramanı yiğitleriz. 

Ufuklardan ufuklara haber sorar, gezeriz. 

Güneşlerde uyuklayan yamaçları, 

Kalbi durgun tarlaları bıraktık. 

Gölge veren ağaçları 

Sevmiyoruz biz artık. 

Sevgilimiz, 

Ey deniz! 

İşte biz; 

Nihayetsiz 

Mavilikler yolcusu! 

Ruhumuzun kardeşidir 

Güneşlerde parlayan bu yeşil su. 

Bayrağımız yeşil sular ateşidir. 

Biz bayrağın fedaisi sayısız Türk genciyiz. 

Biz hilale şan arayan korku bilmez gemiciyiz. 

Ey vatandan müjdelerle bize kadar gelen rüzgâr! 

O sarışın sahillerde kara gözlü genç kızlar, 

Yaz gecesi mehtap ile konuşurken, 

Doğru söyle, sordular mı bizleri?.. 

Nasıl cevap verdiği gökten 

Gemimizin rehberi, 

O vefakâr 

Yıldızlar?.. 

Poyraz var; 

Yelken dolar. 

Gemi sanki kanatlı! 

Enginlerde pembe güneş 

Gülümserken bu yolculuk ne tatlı! 

Çal sazını kalenderce yiğit kardeş! 

Nağmelerin yorulmayan dalgalardan bahtiyar. 

Gönderelim bu ahengi o sevgili yurda kadar...

Enis Behiç Koryürek

4. Vatan Destanı- Halit Fahri Ozansoy

Vatan Destanı- Halit Fahri Ozansoy

O kadar dolu ki toprağın şanla, 

Bir değil, sanki bin vatan gibisin. 

Yüce dağlarına çöken dumanla 

Göklerde yazılı destan gibisin. 


Hep böyle bulutlar içinde başın, 

Hilâli kucaklar her vatandaşın. 

Geçse de asırlar, tazedir yaşın, 

O kadar leventsin, fidan gibisin. 


Çiçeksin, bayılır kuşlar kokundan, 

Her dalın bir yay ki zümrüt okundan 

Müjdeler fısıldar Ergenekon'dan: 

Bu sese gönülden hayran gibisin. 


Ey bütün cihana bedel Türkeli, 

Açtığın cenklerin yoktur evveli. 

Tarih bir nehir ki coşkundur seli. 

Sen ona nisbetle, umman gibisin. 


Bir yandan hep böyle taştın, köpürdün, 

Bir yandan cefalı bir ömür sürdün, 

Fakat ne derece ezildinse dün. 

Şimdi gene tunçtan kalkan gibisin. 


Bir insan nihayet kemikle ettir, 

Bu et, bu kemiğe can hürriyettir. 

En büyük hürriyet cumhuriyettir, 

Demek şimdi sen bir cihan gibisin. 


Ey ana toprağı, ey Anadolu, 

Açıldı önünde terakki yolu. 

Hamd olsun her yanın bereket dolu, 

Cennette bir yeşil meydan gibisin. 


Yeni bir ay ördün al bayrağına, 

Girdin en sonunda irfan bağına, 

Medeni hayatın nur ırmağına 

Ezelden susamış ceylan gibisin.

Halit Fahri Ozansoy

5. Veda - Orhan Seyfi Orhon

Veda - Orhan Seyfi Orhon

Hani o bırakıp giderken seni 

Bu öksüz tavrını takmayacaktın? 

Alnına koyarken veda buseni 

Yüzüme bu türlü bakmayacaktın? 


Hani ey gözlerim bu son vedada, 

Yolunu kaybeden yolcunun dağda 

Birini çağırmak için imdada 

Yaktığı ateşi yakmayacaktın? 


Gelse de en acı sözler dilime 

Uçacak sanırdım birkaç kelime... 

Bir alev hâlinde düştün elime 

Hani ey gözyaşım akmayacaktın?

Orhan Seyfi Orhon


Bu İçeriğe Tepki Ver (en fazla 3 tepki)


BUNLARI DA GÖRMEK İSTEYEBİLİRSİN!

Facebook Yorumları