Bugün size şiir kitabımda yer alan bir şiirin öyküsünü anlatacağım...

Bu öykü gerçeklerden ve gerçekleşmiş olanlardan ibarettir...

            Süleyman 1901 yılında Kırım’da doğduğunda babası mahallenin fırıncısını uyandırmış ve yeni doğan oğlu için sabahın ilk ışıklarında çörek pişittirmişti. Lakin doğduğu yer olan Kırım’ın bağlı olduğu Rus Çarlığında işler hiç iyiye gitmiyordu. Birinci Dünya Savaşı öncesi kopan halk isyanları Süleyman ve ailesinin sürüne sürüne, yağmur çamur demeden Romanya’ya kaçmasıyla son bulmuştu. Ardından Osmanlı Devletine sığınmış ve devlet her Kırımlı’ya yaptığı gibi onları Eskişehir’de bir köye yerleştirmişti.Süleyman daha küçük yaşlarda babası ve diğer birkaç akrabası gibi yağmurda sürünmekten, saklanmaktan ötürü şiddetli göğüs ağrıları çekmişti.

            Süleyman genç bir delikanlı olduğunda Dünya Savaşı bitmiş, Kurtuluş Savaşı daha sonra genç cumhuriyet kurulmuştu. İş bulma gayesiyle bu yıllarda Süleyman İstanbul’a yani ilk aşık olacağı kadının şehrine gitmişti.Süleyman genç yaşına rağmen diğer akranları gibi evlilik yapmamıştı, daha bekardı ve gönlünü bir İngiliz kızına kaptırmıştı. Adı Linda... Oldukça zengin bir ailenin kızı olan Linda, Süleyman’ı beğenmişti ama onunla ayrılmak zorunda olacağını bildiğinden sevgisine büyük bir karşılık vermemişti. Linda, babasının görevi üzerine Mısır’a tayin çıkınca Süleyman onunla gitmek istemişti. Bir arkadaşından para denkleştiren Süleyman kızın peşine düşmüş, son anda gemiye kaçak yoldan binerek Linda’yla Mısır’a gitmişti.

            Öykünün burasında ne olduğunu tam bilmemekle beraber gemi İskenderiye limanına varır varmaz askerler gemiye çıkmış ve bir asayiş aramasına girişmişler. Pasaportu, belgeleri, bileti olmayan bu genç aşığı bulmaları fazla uzun sürmemiş. Kaçak yollardan Mısır’a girmeye kalkan Süleyman soluğu İskenderiye Zindanında almış. Eski bir Osmanlı kalesinden bozma bu hapishanede Süleyman büyük aşkı Linda’yı düşünmüş. Ancak ilk aşkı o gemide tutuklanmasının ardından böylece son bulmuş.

            Süleyman, Osmanlıca bilgisinden ötürü hapishanedeki görevlilerin kalenin içindeki yazıtları okumasına yardımcı olmuş. Osmanlıca yaptığı bir takım çevirilerin ardından Süleyman’ı serbest bırakmışlar. Üstünde sadece bir fanila ve pijamadan bozma bir paçavrayla memlekete ayak basabilmiş.

            İkinci Dünya Savaşı yıllarında Süleyman ilk evliliğini yapmıştı. Bir lisede öğretmenlik yapıyordu ve yaşadığı yer Eskişehir’de büyük saygı görüyordu. Hoca olmasına rağmen herkes ona usta diye sesleniyormuş. Ağaç İşleri Öğretmenliği yapan Süleyman’ın görevi genç Türkiye’de çocuklara marangozluk öğretmek. Masadan, sandalyeye, sandıktan, bastona her türlü işi öğreten büyük ustanın burada da asiliği tutmuş.

            Senenin kaç olduğunu bilmemekle beraber başına bela olan okul müdürü bir gün onu odasına çağırarak; “Süleyman Usta devletin kanunu var artık kravat takacaksın,” diyerek masanın üzerine bir kravat koymuş. Süleyman atölyede böyle bir şeyi takmanın manasız olduğunu, önlük giydiğini söylese de müdürün ısrarı üzerine meşhur Kırım damarı basarak kravatı alıp sınıfın yolunu tutmuş.

            Süleyman o gün öğrencilerini atölyeye değil sınıfa çağırınca öğrenciler bir sıkıntı olduğunu anlamış. Süleyman derse girer girmez öğretmen sandalyesini tutup masanın üzerine koymuş, kravatı sandalyeye sıkıca bağladıktan sonra; “Sizi yeni öğretmeninizle tanıştırayım, artık size dersleri o anlatacak,” diyerek sınıfı terk etmiş. Öğrencilerinin ısrarı Süleyman’ı durdurmaya yetmemiş, Süleyman istifayı verdiği gibi soluğu evinde almış.

            Süleyman’ın evlilik hayatı göç ettiği Kırım kadar acı hatıralarla dolu. İlk eşini bir hastalıktan kaybetmesinin ardından küçük çocuklarına bakabilmek adına ikinci evliliğini yapmış ancak ikinci eşinin çocuklarına yaptığı davranışlardan ötürü ondan da ayrılan Süleyman çocuklarını bir yakınına emanet edip bir Akdeniz kasabası olan İskenderun’a göçmüş.

            Marangozluk işleri yaparak geçimini sağlayan Süleyman burada üçüncü evliliğini kendinden oldukça genç bir hanımla yapmış ve bu onun son evliliği olmuş. Bu hanımdan da iki çocuğu olan Süleyman, Sular İdaresinde bir işe girmiş. 1970’lerin Türkiye’sinde gündem Kıbrıs Harekatı, muhtıralar,sağ sol kavgaları iken Süleyman küçük ailesiyle yaşamına kaldığı yerden devam etti.

            Çalıştığı iş yerinde bir gün klor borularının patlamasıyla Süleyman ölümle yaşam arasındaki ince çizgi arasında bir karar vermek zorunda kaldı. Ya bütün klor şehre yayılacak ya da birisi içeri girip akan suyu kesecek. Süleyman arkadaşlarının engellemelerine rağmen içeriye girer, suyu kesmeyi başarır. Ancak çok fazla klor suyuyla temas ettiğinden ölüme bir nefes kadar yaklaşmıştır. Herkes onun öldüğünü düşünürken Süleyman’ın hala yaşıyor olması etrafındakileri şaşırtmış. Hastaneye yetiştirilen Süleyman burada tedavi altına alınmış ve 70’lerin Türkiye’sinde Süleyman’ı yaşatmak fazla uzun sürmemiş. Dili çenesinin altına kadar sarkan, her tarafı moraran, konuşmakta oldukça zorluk çeken bu adama son selamı doktor vermiş.

            “Memlekette su kıtlığı var ölürsen nasıl yıkayacağız seni Süleyman?” diye soran doktora, “Merak etmeyin efendim ben ölünce çok büyük bir yağmur yağacak, o kadar çok yağacak ki sel basacak,” demiş. Süleyman kurak bir haziran akşamı gözlerini son kez kırpmadan önce söylediği son söz bu olmuş.

            11 Haziran sabahı İskenderunlular güne yağmurla uyanmış. Süleyman’ın bir gece önce söylediği sözün doğru çıkmasına şaşırmış doktor. Bütün İskenderun o şiddetli yağmur altında sele kapılıp gitmiş. Süleyman o haziran günü öldükten tam 20 sene sonra 11 Haziran 1993 günü küçük kızı Nuran’ın oğlu Mustafa doğmuş. Belki Süleyman ölmeden önce son kez gülümsediğinde gökyüzüne, o yağmuru gördüğü gibi bunu da görmüştür. Süleyman dedem için kitabım Mavilikler'de şöyle bir şiir kaleme aldım. Mekanı cennet olsun! 

            Tatardı,

            Kırımın tatarı...

            Sürünerek göçtü Anadolu’da bir köye

            Bırakmadı öksürüğü

            Bırakmadı göğüs ağrısı

            İşi desen

            Marangozdu

            Ustasıydı

            Ağaç işleri hocasıydı

            Süleyman

            Kravat zorunlu olduğunda kanun

            Sandalyeye bağladı

            Verdi istifayı

            Süleyman çok aşık oldu

            Çok sevdi

            4 tanede çocuğu

            Bir sevdiği için mesela

            Geminin kaçak yolcusu oldu Mısır’a

            Yazık

            Casus sandılar Süleyman’ı

            Ve işkencecisiyle tanıştı İskendenderiye zindanında

            Süleyman

            Kırık bir Oslmanlıcasıyla

            İnancı

            Üçüncü hanımı

            Ve dört çocuğuyla

            Sene 73’e kadar kambur kantarında taşıdı

            Dünyayı

            Klor suyu boğazından taşana dek

            Övüne durdu

            Allahıyla, Kırımlılığıyla, inadıyla

            Ve Süleyman kurak bir haziran akşamı

            Son kez kanadını çırptı

            O kara gözlerinin

            Emre Erden (Mavilikler – sf 116-117)   


interactive connection






pratik edebiyat el kitabı



Bu İçeriğe Tepki Ver (en fazla 3 tepki)

Facebook Yorumları