Bu dünyada her şey boş ve geçici, hatta önemsiz, gereksiz; bunu biliyorum. Bildiğim halde olaylardan neden etkilendiğimi bir türlü anlamıyorum. Bir taraftan böyle düşünürken öte taraftan şöyle düşünüyorum.

Dünyayı sevmek istiyorum, olmuyor. Gerçi, dünya da beni sevmiyor ya! Pislik içinde, her türlü kötülüğün kol gezdiği, bu yalan dünyayı nasıl sevebilirim? Belki bunda dünyanın bir kabahati de yok; her ne kadar suçu onun üstüne atsam da. O değil mi bize sahip olduklarını cömertçe sunan? Güzellik duygusunu ondan öğrenip sanat eserleri yarattık, bizi besledi, ısıttı, barınak edinmemize yardım etti, temiz havasını ciğerlerimize doldurdu, bizi giydirdi. Buna karşılık her olumsuz durumla karşılaştığımızda, suçu onun üzerine atmak nankörlük değil mi?

Bu dünyada her şey boş ve geçici, hatta önemsiz, gereksiz; bunu biliyorum. Bildiğim halde olaylardan neden etkilendiğimi bir türlü anlamıyorum. Bir taraftan böyle düşünürken öte taraftan şöyle düşünüyorum. Tutarsızlık. Sanki tek değil de iki “ben” var; hatta ikiden de fazla. Biri boş ver diyor, öteki boş vermek olmaz diye diretiyor. Bir başkası boş da verilebilir, verilemez de diye ikisinin ortasını bulmaya çalışıyor.  Of be of! Bu “ben”lerin her biri beynimin bir köşesine gizlenmiş, oradan davranışlarımı yönlendiriyorlar. Bunlardan kurtulmanın bir yolu var mı? Kaçsam, peşimden geliyorlar, bir yere çakılı kalsam “Şöyle yap, böyle yap, yok hem şöyle yap hem de böyle yap!” diye bana emir verip harekete geçirmeye çalışıyorlar.

Tekrar pencerenin yanına gittim; dışarıya bakıyorum. Değişen bir şey yok, ya da bana öyle görünüyor; veyahut da ben hiçbir şey görmüyorum. Bu evdeki hayatımın çoğu şu üçgen içinde geçiyor: Yatağım, masam ve pencere. Arada sırada mutfağa gidiyorum ve binde bir de salona. Burası tek katlı bahçeli bir ev; babamdan miras kaldı.  Annemin bu evde çok emeği var. Rahatına eremeden öldü gitti. Babam uzun yıllar burada tek başına yaşadı, ben o sırada evliydim ve başka bir şehirde oturuyordum. Babam ölüp eşimden de ayrılınca gelip buraya yerleştim. İki odası bir salonu var. Salonun kapısı genellikle kapalı durur ve çok az girerim oraya. Salondaki eşyalar ilk alındıkları gibi dururlar neredeyse. Çünkü annem buraya “misafir odası” derdi ve misafirden başka da kimseyi bu odaya sokmazdı. Misafir ise ayda yılda bir gelirdi. İşte eskiden kalma bir geleneğin mirası bu salon-misafir odası. Odanın birini depo gibi kullanıyorum, diğerinde de hem yatıyorum, hem televizyon seyrediyorum, hem de bilgisayarla ilgileniyorum. Bina çok eski; en az kırk yıllık. Isınma soba ile. İstesem çok daha konforlu bir ev tutabilirdim; tutmadım. Paramı idareli harcamalıyım. Emekli ikramiyem bankada olduğu gibi duruyor, hiç el sürmedim, babamdan kalan mirası da nakite dönüştürüp bankaya yatırdım, gerektikçe buradan çekip harcıyorum. Param bittikçe hırsızlık yapıyorum; yani bankaya gidip babamdan kalan mirasın parasından çekiyorum. Kendim kazanmadığım için bu parayı harcamak bana göre hırsızlıktır.

Bir çocukluk arkadaşım var; yılda iki ya da üç defa görüşürüz. Geçen buluşmamızda laf çalışmaktan açıldı. Ne yaptığımı, nasıl vakit geçirdiğimi sordu. Ben de ona:

-Bilinmeyeni, bilmek için uğraşıyorum. Dedim.

-Bildin mi buldun mu bilinmeyeni? Nedir? Diye sordu.

-Hayır, bulamadım, bilmiyorum. Bilsem de kimseye söylemem. Hazıra konmak yok; herkes kendi arayıp bulsun. O yüzden bu yaşımda ben, en ağır işte çalışıyorum, deyince gözlerini açtı, suratını gerdi:

-Nasıl yani? Dedi.

-Nasıl olacak? Gece gündüz düşünüyorum; bundan daha ağır başka bir iş olabilir mi? Diye sorusunu cevapladım; sinirlendi, alaycı bir gülüş attı; belki de küfür etti ve kalkıp gitti. Onun o sinir bozucu gülüş sesi uzun süre kulaklarımda çınladı, ruhumu tırmaladı. Belki de bu onunla son görüşmemiz olur!

Devam edecek...


interactive connection



Bu İçeriğe Tepki Ver (en fazla 3 tepki)


BUNLARI DA GÖRMEK İSTEYEBİLİRSİN!

Facebook Yorumları