Demiryolunun kenarından yürüyorum. Raylar ışıl ışıl, gözlerimi kamaştırıyor. Traversler ağaçtan ve üzerleri yağ kiri ve siyah duman isi dolu, aralarındaki çakıl taşları daha temiz. Karşıya geçeceğim.

İşte sinek de sarıca arı da masamın üzerine kondu. Elime bir kitap alıyorum, bununla vurup öldüreceğim ikisini de. Onların bundan haberi yok, oynaşıp vızıldıyorlar. Keyifleri yerinde. Bakalım az sonra da aynı keyfi sürdürebilecekler mi? Kitaplı elimi havaya kaldırıyorum, tam üzerlerine indireceğim darbeyi; ama ortada ne sinek ne de sarıca arı var. Masanın her tarafını dikkatli bir şekilde arıştırıyorum, yoklar. Ayağa kalkıp odanın şurasına burasına bakıyorum, yoklar. Bir vızıltı sesi duyar mıyım diye sessizce etrafı dinliyorum; ses mes de yok.

Dışarı çıkacağım, gözüm aynaya kayıyor, biraz yaklaşıyorum oraya doğru. Hemen gördü beni.

-Dur, gitme! Biraz konuşalım.

-Benim seninle çene çalacak kadar boş vaktim yok.

-Hadi canım! Duyan duymayan da çok meşgul bir adam olduğunu sanacak. Bütün gün pineklemekten başka ne iş yapıyorsun?

-Sen öyle zannet!

-Bırakalım tartışmayı da gel bak, sana ne göstereceğim!

Yaklaşıp aynanın içine bakıyorum. Bir eşek arabasının içinde yorgana sarılmış bir bebek ile bir kadın var. Sürücü yerinde de çuvallarla bacaklarını örtmüş, sırtında eski kalın palto olan bir adam.

-Bak, hatırladın mı bu bebek sensin. Annen seni ve kendini soğuktan korumak için yorgana sarmış. Kasabaya doktora gidiyorsunuz. Arabayı kullanan da baban. Sen bir aylık oldun. Çok zayıfsın ve hep hastasın. Öksürüyorsun, ağlıyorsun, bazen de ateşleniyorsun. Ağlamaların hem hastalığından hem de açlıktan dolayı. Çünkü aksilik bu ya, annenin sütü de kesildi. Memeyi çekiyorsun çekiyorsun, boşuna. Neyse ki amcanın karısı da annenden on gün sonra doğum yaptı. Bir kız doğurdu. Yengen iri yapılı ve besili bir kadın. O nedenle sütü de bol. Annenin sütünün kesildiğini duyunca hemen seni de emzirmeye başladı. Yani şimdi senin bir sütannen ve bir de sütkardeşin oldu. Tabii kış günü evleriniz uzak olduğu için, bu biraz zahmetli bir iş. Evleriniz arasında iki yüz-üç yüz metre kadar bir mesafe var. Annen günün belli saatlerinde seni götürüp getiriyor. Ölmeyecek kadar sütü şimdilik bulabiliyorsun. 

Sustu, fazla sürmedi. Devam etti:

-Araba donmuş toprak yolun üzerinde sektire sektire gidiyor. Bak, bak! Kenarlarda birkaç santim kar var. Soğuk rüzgar şiddetli esiyor; annen hem senin kafanı hem de kendi kafasını arada sırada yorganın altına sokuyor. Senin ağlaman hiç kesilmiyor, annen sallayıp dursa da susmuyorsun. Yol boyunca tek bir canlı bile görünmüyor. Ta ki kasabanın yüksek binalarının yanına gelene kadar. İşte önce binalar göründü, sonra da tek tük insanlar. Yol da artık toprak değil, asfalt. Kenarlardaki kar burada köydekinden de fazla.

-Senden iyi bir senaryo yazarı olurmuş Aynadaki!

Deyip kendimi dışarı atıyorum.

Demiryolunun kenarından yürüyorum. Raylar ışıl ışıl, gözlerimi kamaştırıyor. Traversler ağaçtan ve üzerleri yağ kiri ve siyah duman isi dolu, aralarındaki çakıl taşları daha temiz. Karşıya geçeceğim. Az ötede üstgeçit var. Şimdi o üst geçidin merdivenlerini tırmanacaksın, sonra tekrar ineceksin. Zor geldi bana bunu yapmak. Rayların üzerinden atlayıp gidiveririm. 

Tam rayların üzerine adımımı atıyordum ki kuvvetli bir el omzumdan tutup beni geri çekti, öfkeyle de bağırdı:

-Dur! Ne yapıyorsun?

Tam o sırada da düdüğünü acı acı öttürerek bir tren hızla geçti gitti. Arkama dönüp hayatımı kurtarana teşekkür etmek istediysem de hiç kimse yoktu. Bu trenler arka arkaya gelecek değillerdi ya, adımımı rayların üzerine atıp karşıya geçtim. Acıktım, paralarımı saydım; dışarıda karnımı doyurabilecek kadar vardı. 

Devam edecek...


Bu İçeriğe Tepki Ver (en fazla 3 tepki)


BUNLARI DA GÖRMEK İSTEYEBİLİRSİN!

Facebook Yorumları