Nereye gider bu kadar insan ve araba, ya da nereden gelir? Bu insanlar ne yaparlar yaşarken; hayatı çekilir hale getirmek için? Hedefleri var mı? Yoksa günlerini gün etmenin peşindeler mi?

Yazmak zorunda hissediyorum kendimi. Böylece hem rahatlıyorum hem de yazdıklarımı okuduğumda unuttuklarımı tekrar hatırlıyorum. Yoksa bu hayat böyle çekilmez. Bırakıp gitmek istediğim çok oldu hayatı. Defalarca... Her defasında da “Biraz yazdıktan sonra...” dedim ve bırakamadım.  

Dışarısı bana göre değil, iyisi mi kendimi eve atayım. Baksana birbirini kovalayan sadece arabalar değil, insanlar da... Nereye gider bu kadar insan ve araba, ya da nereden gelir? Bu insanlar ne yaparlar yaşarken; hayatı çekilir hale getirmek için? Hedefleri var mı? Yoksa günlerini gün etmenin peşindeler mi? Hiç düşünüyorlar mı neden dünyaya geldiklerini ve neden yaşamaları gerektiğini? Yaşadılar, yaşadılar, yaşadılar... Ya sonra? Tamam, bu kadar yaşamak yeter diyebilecekler mi samimi olarak? Doymuş bir hayvanın gösterdiği gözü tokluğu gösterebilecekler mi? Ya da, biraz daha biraz daha yaşayayım, diye çabalayacaklar mı? Yoksa ben, hayattan el mi çektim, her şeyi bıraktım mı da böyle düşünüyorum? Hayır hayır, şimdilik değil en azından.

Masamın başına oturdum yavaşça, Aynadaki, sesten de geldiğimi anlayıp beni lafa tutmak ister diye en ufak bir tıkırtı bile yapmamaya çalışıyorum. Masamın üzerinde bir yol var, öyle bilinen yollardan değil: Dimdik. Her iki tarafında uçurum olan bir rampa. Boş. Ne araba ne de insan var. Yolun sağında gürül gürül akan bir derenin yatağındaki taşlara çarpan suyu etrafa saçılıyor. Öyle bir saçılma ki güneş ışığı da vurduğu için adeta bir gökkuşağı oluşturuyor. Yeşillik bol; çimen, yabani bitkiler, küçük ve orta boyda ağaçlar.  Görüntü hoş, ama devam etmiyor; yerini beton yığını binalarla dolu bir şehre bırakıyor. Binalar arasına sıkışmış bir futbol sahası, adeta utancından saklanacak bir yer arar gibi. Öyle ya tıkış tıkış olan bir yerde bu kadar geniş bir yer işgal etmek ayıp olsa gerek. Stat da boş, şehrin sokakları ve caddeleri de. Bütün canlıları esrarengiz bir silah yok etmiş. Şehir sallanmaya başlıyor; yok yok, bu sallanmanın ötesinde bir şey; kıvıra kıvıra, göbek ata ata oynuyor. Çıldırmış; insan yok diye sevindiğinden mi çılgınlığı?

Sokak kapısı önce açıldı, sonra kapandı. Birkaç dakika geçince gene açıldı ve kapandı. Kapıyı kapadığımdan ve kilitlediğimden eminim. Başka birine de evimin anahtarını vemiş değilim. Hayırdır, öyleyse kapıyı açıp açıp kapayan kim? Gözümü odanın kapısına diktim, bekliyorum. Ne gelen var ne giden... Dakikalar saatlere dönüştü gene yok. Başka bir işle uğraşmak ya da gidip bakmak için niyetleniyorum, sonra vazgeçiyorum. Böylesi davetsiz bir misafiri ayakta karşılayacak değilim ya!

Mutfaktan sesler geliyor, kulaklarımı diktim bekliyorum. Bir şey düşürdü yere, bir şıngırtı koptu. Bardak kırılmış olabilir, ya da bir cam kase. Buzdolabının kapısı çarpılarak kapatıldı, çatal kaşık sesi duyuyorum. Karnını doyuruyorsa mesele yok. Hırsızlık için gelmesin de.

Odanın kapısı açıldı, nefesimi tuttum kim gelecek diye bekliyorum. Gelen dört-beş yaşlarında bir erkek çocuk. Onca gürültüyü patırtıyı bu ufaklık mı yaptı? Kısa, bej rengi bir pantolon giymiş,  ayağında spor ayakkabı, kısa kesilmiş kumral saçları, kahverengi gözleri orta büyüklükte,  burnundan sümük akıyor; sağ elininin tersiyle ikide bir burnunu siliyor. Hışımla:

-Sen de nereden çıktın? Nasıl girdin evin içine? İnsan bir başkasının evine gittiğinde ya kapıyı çalar ya da zile basar. Hem insan bir eve girerken ayakkabılarını da çıkartır. Bu basit görgü kuralını da bilmiyor musun? Kimsin sen? Dedim.

-İnsan kendi evine girmeden önce kapıyı neden çalsın ya da zile neden bassın? Ayakkabılarımı çıkartmayı unutmuşum. Özür dilerim. Dedi.

Devam edecek...


Bu İçeriğe Tepki Ver (en fazla 3 tepki)


BUNLARI DA GÖRMEK İSTEYEBİLİRSİN!

Facebook Yorumları