Kadın telaşa kapıldı, ne yapacağını bilemiyordu. Evde aspirin vardı ama bu ilacı vermek doğru olur muydu? Aşağıdaki komşunuzun kapısını çalıp durumu anlattı. Konuşmaları duyan komşunuzun kocası sana bakmak için yukarı çıktı ve görünce “Hemen hastaneye yetiştirelim. Çocuk çok kötü görünüyor” dedi.

-Aynı zamanda hazırcevapsın da, ama burası senin değil benim evim.

-İstersen Aynadaki'ne sor, o sana söylesin her şeyi. Ben artık sustum.

Deyip, gitti yatağımın üzerine oturdu. Ayağında ayakkabılar yoktu. Ne zaman nereye çıkardı, ben nasıl görmedim?

Aynanın yanındayım. Bunak gene pis pis sırıtıyor. Onunla konuşmak hoşuma gitmese de bazen mecbur kalıyorum. 

-Bu çocuğun gelmesi de senin bir oyunun mu?

-Burası tiyatro sahnesi değil ki oyun oynayalım! O çocuk sensin. İyi bak, sana benzemiyor mu?

Eski bir fotoğrafı hatırlıyorum. Evet benziyor. 4-5 yaşlarında kardeşlerimle beraber bir okul bahçesinde çekilmiş bir fotoğraf. Onlar öğrenci oldukları için üzerlerinde beyaz yakalı siyah önlükleri var; ben de pantolon üzerine bir kazak giymişim.

-Evet benziyor da, bana benzemesi ben olduğumu göstermez.

-Köy hayatı, sen iki yaşındayken senin için bitti. Bir şehire taşındınız sen, annen ve baban. Kardeşlerin köyde kaldı, çünkü onları ninen bırakmadı. Sen çok küçük olduğun için annenle babanın seni götürmek istemelerine ninen sesini çıkarmadı. Şehirde, önce birkaç ay iki odalı bir yer evinde oturdunuz. Sonra ahşap bir evin ikinci katına taşındınız. Buranın geniş bir sofası, iki odası, mutfak olarak kullanılan bir yeri vardı. Tuvalet alt katta, bahçedeydi. Bilhassa soğuk havalarda tuvalete gitmek zahmetliydi.

-Şehirdeki ilk evimizi şöyle böyle hatırlıyorum. İkinci evle ilgili hatırladıklarım çok fazla. Yazın serin, kışın da çok soğuk olan bir evdi. Bahçesi vardı. Bahçede badem ve ıhlamur ağaçları. Yazın sokağa çıkıp çoğunlukla kendi kendime oynardım. Bazen de mahalleden çocuklarla. Üzümler olduğunda sırtlarında küfeler olan eşeklerin arkasından giden köylü kadınları, biz çocuklara birer salkım üzüm verirlerdi.

-Sen beş yaşına geldiğinde çok kötü bir hastalığa yakalandın. Zaten bu yaşına gelinceye kadar hep hastaydın, ama bu çok daha ağır bir hastalıktı. Bir gün sokakta oynarken başın ağrımaya ve dönmeye başlayınca kendini eve atıp, yatağına yattın. Yüzün yeşil, siyah karışımı renge büründü. Annen seni böyle görünce sana bir haller olduğunu anladı. Elini başına koydu, alnın cayır cayır yanıyordu. Nasıl olduğunu sana sorduğunda sadece bir-iki kelime söyleyebildin: “Başım ağrıyor.”

 Kadın telaşa kapıldı, ne yapacağını bilemiyordu. Evde aspirin vardı ama bu ilacı vermek doğru olur muydu? Aşağıdaki komşunuzun kapısını çalıp durumu anlattı. Konuşmaları duyan komşunuzun kocası sana bakmak için yukarı çıktı ve görünce “Hemen hastaneye yetiştirelim. Çocuk çok kötü görünüyor” dedi.  Adam seni kucağına aldı, koşarak hastaneye götürecekti. Annen ona yetişmede zorlandı. Komşunuz şehir lokalinde garsondu. Gece geç saatlere, bazen de sabaha kadar çalışıyordu. Oranın müdavimlerinden devlet hastanesi başhekimi Sait Beyi tanıyordu. Seni hemen başhekimin yanına götürdü. Doktor daha ilk bakışta koydu teşhisi: Menenjit. Hastanede yatarak tedavi edilecektin.

-Hastanede geçen birkaç günü hatırlıyorum, ama bu senin anlattıklarını hatırlamam tabii ki imkansız.

-Öyle. Nasıl hatırlayabilirsin ki? O sırada sen kendinden geçmişsin, yarı ölü sayılırsın. Doktor Sait Bey, senin tedavini kendisi üstleniyor ve erken teşhis konulduğu için de kurtulma şansının olduğunu annene söylüyor. Annenin ağlamaktan başka elinden bir şey gelmiyor. Doktor, anneni eve yolluyor; hem sana hem de kendisine gerekli eşyaları alması için.  Babanın çalıştığı yere haber gönderiliyor, hemen geliyor. Hastanede yatma ile ilgili kayıt işlerini yaptırıyor, bazı evrakları imzalıyor. Sait Bey, durumun ciddiyetini babana da anlatıyor ve soğukkanlı olmak gerektiğini söylüyor. 

Devam edecek...


Bu İçeriğe Tepki Ver (en fazla 3 tepki)


BUNLARI DA GÖRMEK İSTEYEBİLİRSİN!

Facebook Yorumları