Bir yazar “Zaman geçer derler, fakat heyhat... zaman durur, geçen biziz. “ demiş. Bu görüşe katılıyorum. Zamanın geçtiği izlenimimiz bir yanılsamadan ibaret. Zaman var mı yok mu bilemiyorum. Çünkü içine girmek istesem giremiyorum, dışına çıkmak istesem çıkamıyorum. Öyleyse zaman, ne var ne de yok! Bazıları zamanı durdurmak istiyormuş. Zaten öyle. Aktığı ya da gittiği yok ki…

Keyfimin yerinde olduğu günlerden biriydi. Evden şarkı söyleyerek çıktım, önce belediye otobüsüne sonra da dolmuşa binerek kendimi binaların ve insanların az olduğu bir yere attım. Yalnızlığı seviyordum, kendi kendime yetmiş olmamın bunda rolü vardı şüphesiz. Başkaları olmadığı için rol yapmam gerekmiyordu, söyleyeceklerimi akla mantığa uygun hale getirmek zorunda değildim, bana kimse “Saçmalıyorsun!” ya da “Seni anlayamıyorum.” demiyordu, söylediklerime gülen ya da alay eden yoktu. 

Burası bir baraj kenarındaydı. Barajın göleti beş-on metre ilerimdeydi, sular bir denizin gel-giti gibi hareket ediyordu. Baraj gölüne arkamı dönüp bir ağacın altına oturdum. Yüksek bir yer olduğu için aşağıdaki usta bir ressamın elinden çıkmış bir tablo gibi duran manzarayı seyrederken kendimden geçtim. Yüzlerce çeşit çiçeğin oluşturduğu bir tablo. Yeşil, sarı, mor, kırmızı, kahverengi... kısacası her renkten çiçek. Renkler birbirine karışmış, öylesine ilginç bir renk cümbüşü oluşmuş ki... Bakmaya doyamıyorum. Yerimden kalkıp çiçeklerin yanına gidiyorum. Birkaç metre geride duruyorum, basıp da çiğnerim diye korktuğumdan. Aslında bu renk tarlasında yatıp yuvarlanmayı o kadar çok istiyorum ki... Çiçeklere zarar vermeyecek olsam, bunu mutlaka yapardım. Hafif bir rüzgar çıkıyor, çiçekler kafalarını nazlana nazlana sallıyor. Rüzgarın getirdiği nefis kokuyu burnum alıyor beynim algılıyor. Bu öyle belli bir çiçeğin kokusu değil; tüm çiçeklerin ortak kokusu.

Çiçek olmayı istiyorum. Belki de bir zamanlar çiçektim. Nedense böyle desem de çiçek olmayı kendime yakıştıramıyorum. Bu suratsız, aksi, virane ihtiyar adamın çiçeğe benzer tarafı olur mu hiç? Çöp olmayı kendime yakıştırmıştım, fakat kendimi bulamamıştım, belki bazılarının dediği gibi bir yılanım; ama çiçek asla değilim. Sahi, neyim ben? Tek miyim çok muyum? Bazen neşeli bazen hüzünlüyüm, bazen iyimser bazen kötümserim, bazen gülerim bazen ağlarım, merhametli olduğum zamanlar da vardır merhametsiz olduğum zamanlar da, doğru da söylerim yalan da... 

Yıllar önce aramızda şiddetli bir kavga çıktığında bir kız arkadaşım: “Senin bir anın bir anına uymuyor. Kaç tane suratın var senin?” demişti. Bu laf şimdi aklıma geldi. O zaman hiç umursamamıştım. Şimdi ise doğru olup olmadığını sorgulamaya başlamıştım ve hemen bir  hastaneye gittim, bir psikiyatristten randevu aldım. Psikiyatrist erkekti. Otuzlu yaşlarda. Gözüm adamı tutmadı. Laubali bir uslûpla konuşuyordum adamın karşısında. Hayret!  Fark ettiği halde beni terslememişti.

-Kendini istediğin gibi anlat. Kullandığın kelimeler sana ait olduktan sonra mesele yok. İstersen sesini yükseltebilirsin de, dedi. 

-Demeseniz de, benim kendimi anlatma tarzım böyle olacaktır.

-Çocukluğunuz nasıl geçti? Annenizin ve babanızın size karşı davranışları nasıldı? Çocukluğunuzda sizi etkileyen önemli bir olay yaşadınız mı?

-Benden en az altmış yıl öncesini anlatmamı istiyorsunuz. Oysa ben dünkü olayları bile unuttum.

-Kısa süreli bellekteki anılar kolay unutulsa da uzun süreli bellektekiler daha fazla süre saklanabilir. 

-Çocukluğumda annem ve babam bana kötü davranmadılar. Ailenin dördüncü ve en küçük çocuğu olduğum için diğer kardeşlerime göre torpilli bile sayılabilirim. Babam çok içki içerdi. Ayrıca bir de metresi vardı. Bana babamın bir zararı yoktu ama annem bu duruma çok üzülürdü. Ev hanımı olduğu, herhangi bir mesleği de bulunmadığı için babamın kahrını çekmek zorunda olduğunu söylerdi. Ayrılsa dört çocukla ne yapacaktı? Babasının evine gitse, o da yoksul bir köylüydü ve kendi ailesinin bile karnını doyurmakta zorlanıyordu. Hemen hemen her gün annemi gözleri yaşlı görüyordum ve çok üzülüyordum. Bundan başka bir de -sizce bir önemi varmı yok mu bilmem ama- küçükken geçirdiğim menenjit hastalığım var. Çocukluğumun özeti böyle...

-Arkadaşlarınızdan, dostlarınızdan bahsedin. Onlarla sık sık görüşür müsünüz? Boş zamanlarınızda ne yaparsınız?

-Arkadaş, dost mu dediniz? Benim o söylediklerinizden kimsem yok. Ayda yılda bir kere görüştüğüm bir-iki tane çocukluk arkadaşım hariç... Benim boş zamanım olmuyor, çünkü ben hep düşünerek geçiriyorum zamanı.

-Hangi konuları düşünüyorsunuz?

-Mesela şimdi sık sık sözünü ettiğimiz zamanı...  Bir yazar “Zaman geçer derler, fakat heyhat... zaman durur, geçen biziz. “ demiş. Bu görüşe katılıyorum. Zamanın geçtiği izlenimimiz bir yanılsamadan ibaret. Zaman var mı yok mu bilemiyorum. Çünkü içine girmek istesem giremiyorum, dışına çıkmak istesem çıkamıyorum. Öyleyse zaman, ne var ne de yok! Bazıları zamanı durdurmak  istiyormuş. Zaten öyle. Aktığı ya da gittiği yok ki…  Galiba bizi yanıltan, zaman varmış gibi düşünmemize yol açan değişmenin kendisidir. Değişme nesnelerde oluyor, nesnel dünyanın dışında değişme de yok zaman da... Dünya dönüyor, aynı zamanda da hızla değişiyor. Ya biz? Bu değişime ayak uydurabiliyor muyuz? Ya da bundan da vazgeçtim, bu değişimin farkında mıyız? Her şey anladığımız kadarmış: İnsanlar, hayvanlar, doğa ve hatta evren… O nedenle bir zamanlar bazı insanların dünyayı neden yuvarlak değil de düz olarak kabul ettiklerini şimdi daha iyi anlıyorum. Saçmaladım mı?

-Yok, hayır. Lütfen devam edin, konuşmanıza sınırlama getirmeyin.

-Çoğunlukla kendimi arıyorum. Ben kimim, ya da daha doğrusu ben neyim? Bazen bir sinek bir arı bir yılan; bazen küçük bir çocuk; bazen de yaşlı bir dilenci olduğumu sanıyorum. Bir keresinde çöp olduğumu bile düşündüm ve saatlerce çöplükte kendimi aradım. Evet çöp, ama nasıl bir çöptüm acaba? Aramamdan bir sonuç elde edemediğim için bu sorum cevapsız kaldı.

Kapıyı vurmadan elli yaşlarında bir bayan içeri girdi. Yüzünde kızgın bir ifade vardı.

-Doktor bey, benim sıram geleli çok oldu. Acaba daha ne kadar bekleyeceğim, dedi.

Doktor, hafifçe gülümsedi;

-Hanımefendi, lütfen biraz daha bekleyin, sizi birkaç dakika sonra çağıracağım, diyerek bu soruyu cevapladı. Kadın dışarı çıktı.

Kadının konuşmamı bölmesi canımı sıktı. Zaten için için bu adama da kızıyordum.  Neden bana bu kadar iyi davranıyor? Amacı ne olabilir? Benden bazı sırları mı öğrenmek istiyor? Ayağa kalktım, iki elimi masanın üzerine koyup sordum:

-Kimsin sen? Doktor kılığına girmiş bir ajan mı bir polis mi? Beni konuşturup neler öğrenmeyi umuyorsun?

-Ne ajanım ne de polis! Lütfen sakin olun ve yerinize oturun.

Bana emir verir gibi konuşunca cinler tepeme fırladı. Doktor olduğunu iddia eden bu adamın yüzüne bir kafa attım; koltuğu arkaya doğru gitti, duvara dayandı, kafası öne düştü; benim gövdem de masa üzerinde kaldı. Oradan kalktım, yerime oturdum. Başımı ellerimin arasına alıp bir müddet öyle kaldım. Ellerimi başımdan çekip gözlerimi ovuşturup doktora baktım, bayıldı mı öldü mü?

Ne bayılmış ne de ölmüş! Adam gülüyor. Amma da yüzsüzmüş ha... Ona vurduktan sonra yılışması olacak bir şey değil. Yaptığıma pişman oldum, özür dileyecektim.

-Size karşı kaba davrandığım için lütfen kusuruma bakmayın. Bazen ani davranışlarda bulunabiliyorum. Bu benim elimde değil. Benim dışımda bir yerden kumanda edilerek bu hoş olmayan hareketler bana yaptırtılıyor. Lütfen beni bağışlayın.

-Rica ederim, ama siz bana karşı hiç kaba davranmadınız ki, bağışlanacak ne var?

-Az önce size vurdum, yani kafa attım. Daha ne olsun?

-Öyle bir davranışta bulunmadınız. Belki bunu aklınızdan geçirmişsinizdir, fakat eyleme dönüştürmediniz. Bunu boş verin de siz bana biraz daha kendinizden bahsedin.

-Gençlik döneminde yaşadığım çaresizlikler oldu. Üniversitede okumak istiyordum, bunun için gerekli ekonomik desteği babamdan alamıyordum. Burs için başvurdum, aylarca beklemek zorunda kaldım. Üniversitenin kocaman anfisinde teneffüslerde tek başıma oturuyordum. Kantine gidip bir çay içecek param bile yoktu. Çoğu zaman okula yayan gidip geliyordum. Bir kız arkadaşım olsun istiyordum, ama nasıl olacaktı? Beğendiğim kızları uzaktan seyretmekle yetinmek zorundaydım. Okul bitti, bir işe girdim. İşimden memnun değildim. Sonunda bazen ağlayan bazen gülmekten kırılan, bazen üzgün bazen neşeli, bazen haddinden fazla konuşan bazen suskun, bazen dürüst bazen ahlâksız... Bu şekilde birçok zıtlığı kendinde barındıran bir insan olup çıktım.

Doktor, “Kişilik bölünmesi!” dedi, daha doğrusu bu kelimeleri ağzından kaçırdı. Elini ağzına götürmesinden de bu belliydi..

-Ne dediniz? Anlayamadım, diye sordum.

-Önemli değil, isterseniz sizi yatırarak tedavi edelim. Şu anda boş yer yok, iki-üç güne kadar olacak.

-Hayır istemem. İçine girdiğim kafeslere bir tane daha ekleyemem.

-Ne kafesi?

-Uçsuz bucaksız evrende dünya denilen bir kafesteyiz. Bu kafesin de içinde birçok kafesimiz daha var: Ait olduğumuz ülke, ikamet ettiğimiz şehir, mahalle, sokak, içinde yaşadığımız ev ve bu evin bir odası. İşte içiçe geçmiş birçok kafes!

-Siz bilirsiniz. Öyleyse şu reçetedeki ilâçları kullanın ve bitince tekrar gelin görüşelim, deyip ayağa kalkan doktor elini bana uzattı, sıktım ve dışarı çıktım. Kapının önü bekleyen hastalarla doluydu. Bana kızgın kızgın bakıyorlardı, ben de aynen cevapladım bu bakışları. Homurdanan bile vardı. Doktora atmamış olduğum kafayı bunlardan birine atmayı bile aklımdan geçirdim.

(Devam edecek...)


interactive connection






pratik edebiyat el kitabı



Bu İçeriğe Tepki Ver (en fazla 3 tepki)

Facebook Yorumları