Acılarımı, çektiklerimi bir başkasına nasıl anlatacağım? Anlatabilsem, o beni anlayabilecek mi? Anlasa ne olur, ne değişir. Bir iki “ah, vah” çeker; onun da samimi olup olmadığı şüpheli.

Gerçek bir dünya var mı? Varsa hangisi? Benim aklımın ürettiği birkaç tane dünya var; bunlar gerçek olabilir mi? İllaki fiziksel olan dünyayı mı gerçek olarak kabul edeceğiz? Diyelim ki öyle. Ben bu fiziksel dünyayı da kendime göre algılıyorum; belki benden başka birçok insan da kendilerine göre algılıyor. Öyleyse hangimizin algıladığı gerçek dünyadır? Pekiyi, şu ya da bu gerçek dünya olsa ne olur; bu o kadar önemli mi?

Acılarımı, çektiklerimi bir başkasına nasıl anlatacağım? Anlatabilsem, o beni anlayabilecek mi? Anlasa ne olur, ne değişir. Bir iki “ah, vah” çeker; onun da samimi olup olmadığı şüpheli. Herkes dertli. Senin derdin onlara kendininkini hatırlatmaktan başka bir işe yaramıyor. En iyisi bunları unutmak. Öyle de, nasıl? Unutabilseydim zaten şimdinin konusu olmazdı. Unutmayı sağlıyacak kuvvetli bir ilâç var mı; yoksa da yapılmalı. 

Yatağımın üzerinde sakallı, saçı başı dağınık bir adam oturuyor. Sırtında yırtık pırtık, kirden rengi anlaşılamayan bir palto var. Sol elinde doksan dokuzluk bir tespih; tesbihin taneleri misket büyüklüğünde. “Şak şak” diye rahatsız edici bir ses çıkarıyor çekerken. Sağ elinde bir hamam tası, bakırdan. İçinde bir 25 kuruş bir de 50 kuruş var. Tası salladıkça tesbihin çıkardığı sese bir başkası daha karışmış oluyor. 

Hatırladım. Ben bu adamı tanıyorum. Geçen gün görmüştüm. Tren yolunun altındaki geçitteydi. Hamam tasını tıkırdatarak burnuma dayamış, hışımla ne istediğini sorduğumda :

-“Sadaka; paran varsa tabii” demişti. Ben de :

-“Param var, ama öyle her önüme çıkana da sadaka verip, dağıtacak değilim.” demiştim. 

-“Bir zamanlar, aynı cevabı bir başkası da sana vermişti; unutma!” deyip tası burnumun dibinden çekmişti. İçinde bir 25 kuruş bir de 50 kuruş vardı.

Doğruydu bir zamanlar benim de dilencilik yaptığım. Fark şurada: Ben para değil, sevgi dilenmiştim. O kızı sevmiştim, kız ise bir başkasına âşıktı. Üçümüz arkadaştık; zamanımızın çoğunu birlikte geçiriyorduk. Kızın âşık olduğu arkadaşımız tam bir serseriydi, kabaydı, bencildi; ama gel gelelim bu kız onu seviyordu işte. Kızın bana karşı tutumu  arkadaşlık sınırları dahilindeydi; benim ona olan tutkumu ya bilmiyordu ya da bilmiyormuş gibi davranıyordu. Aylar sonra gerçek duygularımı bu kıza açtım.

-Ama ben, senin de bildiğin gibi bir başkasını seviyorum, dedi.

-Biliyorum tabii, olsun. Kalbinde ne olur bana da küçücük bir yer versen!

-Kusura bakma; benim kalbim yalnız onun aşkıyla dolu. Başka hiç kimseye orada yer yok, dedi.

Bir dilenci durumuna düşmüş ve adeta “Başka kapıya!” diyerek kovalanmıştım. İncindim, kırıldım; yüreğime taş basıp bu kızı bir daha hiç görmemeye karar verdim. Kararımı uyguladım da; iki sene ne bu kızı ne de sevgilisini gördüm. İki senenin sonunda duyduğum bir haberle sarsıldım: Bu serseri kızcağızı kandırmış, iğfal etmiş; hamile olduğunu öğrenince de terk etmiş. Kız da içine düştüğü bu kötü durumdan kendini kurtaracak bir çare bulamadığı için intihar etmiş. 

Yerimden kalktım, elimi cebime soktum, ne kadar demir para varsa hepsini avucumun içine aldım. Bunları yaşlı dilenciye vermek için ona doğru yaklaştım, paraları tasının içine bıraktım. O da ne! Paraların hepsi yere saçıldı, çünkü ortalıkta yaşlı dilenci yoktu; sanki buharlaşıp uçmuştu...

Devam edecek...


Bu İçeriğe Tepki Ver (en fazla 3 tepki)


BUNLARI DA GÖRMEK İSTEYEBİLİRSİN!

Facebook Yorumları