Bu gece de yıldızlara benim için terennüm et, şimal yıldızım...

DELİ SARMAŞIK

DELİ SARMAŞIK

...Melek...

 Markizin altından başını hafifçe dışarıya çıkardı ve dolunun istilasına daha fazla dayanamayarak, kendini tekrar içeri attı. İnce parmaklarını acıyan kafasının üzerinde gezdirdi. Beyaz bileğinin üzerindeki ince gümüş saatine bakınca derin bir iç çekti ve sarı uzun saçlarını geriye atarak “bu doluda nasıl gideceğim şimdi?” diye yakındı. İnce kaşlarını kaldırdı ve ela gözlerini elindeki mavi dosyaya dikti. Yüzünde tatlı bir tebessüm ile “ah, umarım notlarım ıslanmaz” diyerek dosyayı başının tepesinde tuttu ve koşarak sokağa çıktı. Koşar adımlarla parkın yolunu tuttu. Tepesindeki dosyaya dolu düştükçe başındaki raşeyi hissediyordu. Bu durum ise amansız gülümsemesine sebebiyet veriyordu. Belki de kalbindeki  garamın raşesiydi onu güldüren. Siyah kalem eteğinin dar olması adımlarını yavaşlatıyordu. Yürüdükçe, yol onun için sanki uzuyordu.

“Bu sefer geleceksin, biliyorum. Zira kalbim tekrar raşesine kavuştu.”

Acele yürüyüşün ardından parka varmıştı. Kırmızı salıncağın dibinde durarak beklemeye başladı. Bir eliyle dosyayı tutuyor diğer eliyle ise beyaz gömleğinin yakalarını düzeltiyordu. Gözlerini küçük parkın etrafında gezdirdi lâkin aradığını bulamadı...

Yeis dolu kırık kalple geri dönerken siyah bir şemsiyeye çarptı. Şemsiye sayesinde dolunun darbelerinden kurtulmuştu. Mahzun bakışlar ile şemsiyesini kendisi ile paylaşan zabit üniformalı kişiye baktı.

“Ne sandın? Her yerde senin gölgen irtisam ederken seni unutacağımı mı?” diyerek şaşkınca ona bakan genç kızın ellerini kendi kalbinin üzerine koydu ve “kalbim bile ‘Melek’ diye atarken, sana kavuşacağım günü beklerken seni unutacağımı mı? Sence de bu imkânsız değil mi?” diye ekledi zabit.

Melek, Server’in kalp atışlarını avuçlarının içinden ruhuna kadar hissettikçe, düşman gibi ruhunu çevreleyen yalnızlık terk ediyordu, onu. Aralarında duran ıslak dosyaya gözlerini dikti. Dosyanın şeffaf kapağının üzerinden sırayla su damlaları damlıyordu. Her damla kristal gibi ışıldıyordu. Her damlada milyonlarca renk vardı.

Melek, kesik bir soluk aldı ve dudaklarında hafif bir ihtizazdan sonra ihtiyarsız teheyyüç ile çarpan kalbinin baskısıyla gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı.

“Bugün, benim için önemliydi. Bugün öğretmenliğimin ilk günü ve aynı zamanda bu ilişkiye ad koyma günü. Geleceğini biliyordum, Server. Sadece geç kaldığımı zannettim... Aşk yemini ettik. Artık aşk-ı ferman ile bağlıyız birbirimize. Sence de ailelerimizin de artık öğrenmesi gerekmiyor mu?”

Server, Melek’in bediî yüzünü ellerinin arasına aldı ve “Adana’ya zaten o yüzden gittim. Sonunda onlar için bir gelin bulduğumu söyledim. Bundan sonra hayatımı bir İstanbul kızı ile paylaşmak istediğimi anlattım” dedi.

Melek meyus bakışlarını Server’e çevirdi ve “ailen de buna karşı çıktı. Öyle değil mi?” diye sordu.

“Güzelim, bunları nereden çıkarıyorsun? Sadece karar vermeden önce seninle tanışmak istiyorlar. Hadi ama; gülümse... Benimkilerden izin aldık da seninkileri sormalı...”

Melek’in mariz bir köle gibi sararan çehresi, Server’in tesliyetkâr sözleri karşısında değişti. Çehresine gölgesini bırakan haşyet bir anda kayboldu.

“Eğer beni bırakırsan gideceğim.”

Server “inan ki bunu hiç istemiyorum. Lâkin mecburum” diyerek elindeki şemsiyeyi zorla Melek’in eline tutuşturdu ve “güzel haberlerle dön” dedi...

...

“Ne kadar da mesudum! Sevdiğim güzel haberlerle avdet etti. İçimdeki korkunç yalnızlık mutluluktan intihar etti. Ah ne garip, ne tuhaf düşünceler beynime üşüşüyor böyle. Acaba Server’im şu anda ne durumdadır? Şemsiyesini de bana verdi. Umarım ilk bulduğu bir markizin altında durup, dinmesini bekliyordur. Dolunun şiddeti daha da artıyor. Neredeyse küçük bir çocuk gibi korkmaya başlayacağım.”

Melek merakla etrafına bakınmaya başladı.

“Buralarda çay bahçesi olacaktı. Dolu dinene kadar beklesem hiç fena olmaz.”

Yarım saat sonra...

Dolu dinmişti. Gümüş rengindeki gökyüzü nimbusları yolcu edip, güneşi davet etmişti.

Melek, elindeki şemsiyenin ucunu yere değdirerek, ağır ama narin adımlarla yürüyordu. Ahşap bir evin önüne geldiğinde durdu ve elini çantasına daldırdı. Biraz uzun bir arayış sonucunda anahtarı coşkuyla çıkardı ve kilide yerleştirerek kapıyı açtı. Çantasını ve elindeki dosyayı bir kenara bırakarak ayakkabılarını çıkardı.

“Ben geldim! Hem de hayırlı haberlerle! Yoksa günümün nasıl geçtiğini sormayacak mısınız?”

Kulağını salonun kapalı kapısına dayadı ve “biliyorum, öğrenmek için sabırsızlanıyorsunuz. Sizi daha fazla bekletmek istemiyorum” dedi ve salona paldır küldür daldı. Kimsenin olmadığı salonda koşarak kitaplığın yanına gitti. En üst raftaki iki çerçeveyi alarak hüzünle bağrına bastı. Yüzünde az önceki mutluluğuna dair iz bile kalmamıştı. Mahzun bakışlarla kendine en yakın duran yeşil rengindeki berjere oturdu ve yaslandı. Gözlerini kapatıp bir süre düşündü. Islanmış saç telleri yüzüne tek tek düşerken bile umursamadı. Bir müddet yalnızlıkla baş başa kaldı. Hayat ne kadar da çabuk geçmişti. Daha dün öğretmenlerine hayranlıkla bakarken, şimdi kendisi öğretmen olmuştu. Lakin geçen zamanın, beraberinde sevdiklerini de götüreceğini nereden bilebilirdi ki? Bilemezdi belki... ama her canlının ölümü tadacağını bilirdi. Kim bilir belki kendisi de yakın vakitte ölecekti. Belki bugün, belki yarın, belki de yıllar sonra. Ama ne zaman öleceğini bilemezdi.

Gözlerini açtı ve bir hışımla doğruldu. Birbirine çarpan çerçeveleri endişeyle kontrol ederek “yoksa kırıldınız mı? Merak etmeyin sizi hiç bir zaman kıracak davranışta bulunmam” dedi. Çerçeveler sapasağlamdı. Hiçbir şey olmamıştı.

“Anne, baba, biliyorum. Bugün öğretmenliğimin ilk günü ve nasıl geçtiğini merak ediyorsunuz. Elbette sizin akıllı kızınız ilk günden kendini, öğrencilerine sevdirdi. Velhasıl kelâm; şüpheniz kalmasın. İnşallah örnek bir öğretmen olacağım. Ayrıca bugün Server geldi. Beni ailesine anlatmış. Onlar beni istemeye geleceklermiş, tabii sizin rızanız olursa. Beni kırmayacağınızı biliyorum. Lakin yine de içimde size tekrar sormak isteği uyandı. Bunda darılma filan yok babacığım. Genellikle, böyle konular ilk annelere açılır. Sen söyle anne, ne düşünüyorsun?”

Çerçeveyi kulağına yaklaştırdı meraklı çehresi zamanla mutlu bir hal aldı.

“Biliyordum! Sen beni asla incitmezsin. Eeee annem kabul etti. Sen de kabul etmek zorundasın, babacığım.”

Babasının fotoğrafını kulağına yaklaştırdı ve biraz bekledikten sonra geri çekti.

“İkiniz harika anne, babasınız. Ne güzel ne büyük bir mutluluk. Serazat bir kuş gibi mesudum şu anda. Kararlarıma saygı duymanız bana güvendiğiniz manasına geliyor.”

İki çerçeveyi de masanın üzerine bıraktı ve sis tutmuş pencerenin yanına gitti. Ela rengindeki gözlerini bir müddet dışarıya dikti. Yerlerde hep küçük su birikintileri vardı. Kediler, köpekler birer köşeye çekilmişti. Şimdi herkese yağmur sonrası güzelliği izlemek kalmıştı. Güneş ise sarmaşık gibi yayılmış gökyüzünü sarmıştı.

Melek, işaret parmağıyla pencerenin üzerindeki sisle yerden yukarıya bir doğru çizdi. Donuk bakışlarını yerdeki su birikintisine dikti ve dudaklarını hafifçe aralayarak “dünyada canlılara ebediyet yoktur. Her canlı elbet ölümü tadacaktır. Bu su damlaları dünyaya daha yeni geldi, gökyüzünden daha yeni damladılar. Lakin güneşin ısısıyla buharlaşıp tekrar ait oldukları yere avdet edecekler. Bu ufacık döngü bile bunun bir işareti değil midir? Mütefekkir bir insan için bu apaçık bir delildir” dedi. Nefesiyle tekrar sislenen pencereyi eliyle sildi.

Devam edecek...


interactive connection



Bu İçeriğe Tepki Ver (en fazla 3 tepki)

Facebook Yorumları