menu
Mükemmel Hayran kaldım Komik Eğlenceli Beğenmedim Yok artık! EW!
İzmir yalnızların şehridir...

Koyu kırmızı kan sızıyor, çatlamış toprağa. O suya susamıştı lakin ona sunulan kandı. Uyanmak istermiş gibi sıkıyor toprağı kanlı elleriyle. Kan ve toprak birbirine karışıyor. Parmaklarını toprağın en derinine indirmeye çalışıyor. Sanki yaraları şifayab edecekmiş gibi. Bedeninden ziyade kalbi sızlıyordu. Ruhu huzura kavuşurken, yüreği geride bıraktıklarına yanıyordu. Kulaklarına dolan endaht sesleri karşısında, dudaklarından son bir cümle geldi. Dünyada artık son söylediğiydi, kelime-i şehadet. Sekeratın terâvetiyle geçmişini düşündü. Tek düşündüğü geride bıraktığı ailesiydi.

Toprağa en büyük armağandı şehidin al kanı. Ruhu bedeninden ayrılınca gevşedi parmakları. Elinde sadece bir avuç kurumuş toprak kaldı. Dünyaya anılarını ve bedenini bıraktı. Lakin onun bedeni dünyada çürümeyecekti. Zira o bir şehitti, elbet gül gibi kokacaktı.

Hainlerin cesedini toprak bile kabul etmeyecek. Erimiş, yok olmuş kalpleri gibi çürüyecekler. Onlar, boş bir amaç için yollarından saptılar, lakin kötü emellerini gerçekleştiremediler ve asla gerçekleştiremeyecekler.

Doğru yoldan gidenler, hep kazandılar ve kazanacaklar. Server’de onlardan biriydi. Şehitlik ile mükâfatlandırılmıştı. O ölmemişti, şehit olmuştu.

1 sene sonra...

                                                                 Server’den Melek’e

                                                                                                                          Ankara, 15ekim 1999

Melek’im, düşüncelerin beni mest etti. Bir anne olarak evladın, evladımız için çok nezih, hayırlı şeyler istiyorsun. Gönderdiğin mektup beni çok duygulandırdı. Bilmem, beraber büyütebilir miyiz küçük meleğimizi? Onun tekrar küçük ellerini tutmak nasip olur mu? Biliyorum, şu anda yazdığım mektup bardan ellerinde ve o bediî çehren solgunlaşmışsa nasip olmamış demek ki. En yakın arkadaşıma emanet ettim mektubumu. Şehit düşersem cebimden çıkarıp, sana ulaşsın istedim. Demek ki ulaşmış. Ağlama Melek’im. Bilirim, sen güçlü bir kadınsın. Biraz da Erva’mızın, küçük meleğimizin geleceğinden bahsetmek istiyorum. Ona her fırsatta doğruluğu, dürüstlüğü aşılamalısın. O, ileride çok iyi bir kız olmalı. Herkese karşı merhametli olmalı. Hayat bazılarına tatlı, bazılarına ise acı sunar. Önemli olan mutluluk için çabalamaktır. Özellikle de yetim ve öksüzlere sahip çıkmalı. Ayrıca küçük meleğimizin kaderindeki kişi de doğru bir insan olmalı. Hatta benim seni sevdiğim gibi sevmeli kızımızı. Lakin onlar ayrılmasınlar... ah şu yazılara bir bak. Nereden nereye atlamışım. Babalık yüreği bu olsa gerek. Her dakikam, ona bir şey olmasından endişe duyarak geçiyor.

Melek’im, seni bazı konularda uyarmak istiyorum. Kulağıma bazı söylentiler geldi. Bilmem, ne kadarı doğru. Büyükbabam vefat etmeden önce vasiyet hazırlamış. Ailedeki herkese eşit miktarda pay vermiş. Fakat pek fena bir durum var, Melek. Bana ayrılan pay herkesinkinden biraz fazla. Vasiyette, evlendiğim takdirde mirastan payıma alabileceğim yazıyor. Olur da vefat etmem durumunda, tüm payım sana devrediliyor. Lakin hısımlarım bu durumu sindiremedikleri için sana ve kızımıza zarar vermeye çalışacaklar. Bu yüzden kesinlikle İstanbul’a avdet etme. İzmir’de ablanın yanında kal. Küçük meleğimize ve kendine dikkat et güzelim. Şu an yanınızda olup size yardım edemem lakin herkesi koruyan, herşeyi gören Yüce Allah’a emanet olun. Rabb’im sizi gelecek tüm şerlerden korusun. 

Okudukça yazının sonunun gelmesini istemiyorsun, biliyorum. Yanındaymışım gibi hissediyorsundur. Şu anda ben de öyle hissediyorum. Sana bir şeyler yazdıkça sanki hep benim yanımdaymışsın gibi. Bu beni avutuyor, güzelim. Melek’im, her zaman doğru yoldan git. Ömrünün sonunda cennette buluşmak var...

                                                                                                                 Server

Melek, meçhul kaçıncı kez okuduğu kanlı mektubu, çantasına yerleştirdi. Bu yazıların acısına alışan bedeni artık bir zırh gibi koruyordu yüreğini. Nazarlarını mum ile aydınlanan odanın içinde dolaştırdı. Ne de sıcak bir yuvaydı. Ömrü boyunca bu sıcacık evde yaşamayı, Erva’nın Feride ile birlikte büyümesini o kadar isterdi ki. Fakat eniştesinin maddi durumlardan dolayı zorlandığını fark edince evi terk etmeye  karar verdi... lakin ne gidecek yeri ne de parası vardı. Melek artık kızı için güçlü olmak zorunda kalan, yalnız kadındı...

 Yağmurlu bir gündü. O gün ablasının evinden ayrılıp yeni bir hayata yelken açtığı gündü. Gece yarısı, durdurak bilmeyen bir doluya yakalanmıştı. İncecik vücudu soğuktan titriyordu. Sarı saçları yağmurdan ıslanmış, yüzüne yapışmıştı. Bir eliyle kızını kavrayıp, acemi bir anne etvârı ile sımsıkı tutmaya çalışıyordu. Diğer eliyle ise elindeki naylonu bebeğinin üzerine tutuyordu. Kısa kollu, diz yarısı, çiçek desenli elbisesiyle sonbahara hazırlıksız  yakalanmıştı. Çapraz ve hızlı adımlarla ilerliyor, arada bir kolunda asılı olan büyük kırmızı ila beyaz çantayı düzeltmeye çalışıyordu. Arkadan duyduğu bir   ses sebebiyle başını korkuyla o yöne çevirdi. Ela gözlerini bir anda korku kaplamıştı. Sokak çok sakindi. Etrafta ise kimse yoktu. Buna rağmen korkuyordu. Arada bir başını, korkuyla arka tarafa doğru çeviriyordu. Bu yüzden kaldırımı göremeyerek, kendini ansızın yerde buldu. Yere düşerken bile kızını sımsıkı  tutmuştu. Ona bir şey olmasın diye kendini siper etmişti. O kadar çok yorulmuştu ki yerden kalkamadı. Artık gücü kalmamıştı. Nereye gideceğini bile bilmiyordu. Tek bildiği kızı ile birlikte kocaman dünyada yalnız kaldıklarıydı. Soğuktan yüzü bembeyaz olmuştu. Gözünü kapattı ve bir an tüm bu yaşananların kötü bir rûya olduğunu düşledi. Son zamanlarda yaşadıklarını hatırladıkça canından can gidiyordu, sanki. Derin bir uykuya dalmak istiyordu. Uyandığında sevdikleriyle beraber huzurlu, sıcak bir yuvanın onu beklediğini düşündü. Lakin gözlerini açınca hiç bir şeyin rûya olmadığını hatırladı. Kesik kesik hıçkırıkları bir anda patladı. Hüngür hüngür ağlayarak “ annem, babam sizi çok özledim” diye haykırıyordu. Yüzünde bir anda küçük kimsesiz bir çocuğun masumiyeti belirivermişti. Gözyaşlarını bastıramıyor, ağladıkça ağlıyordu. Diğer yandan ise elindeki naylonu Erva’nın üzerine tutuyordu. Server’in hayalini aklında canlandırdı. Bu biraz olsun onu yatıştırmıştı, sakinleşmeye başlamıştı. Kahverengi gözleriyle masum masum bakan kızına doğru eğilerek “senin için güçlü olmak  zorundayım. Eğer, Server’im hayatta olsaydı, ağladığım için bana çok kızardı. Eğer, Server değil de ben ölmüş olsaydım, eminim ki o çok güçlü bir baba olurdu. Biliyor musun Erva? Bazen diyorum ki bu devirde Server kadar, merhametli, iyi kaç insan var? O kadarını bilemiyorum lakin karşıma sadece bir kere böyle temiz ve güzel ahlaklı biri çıktı. İnşallah sen de huy yönünden babana çekersin, meleğim... İnşallah aldığın bir iyiliğin karşılığını verir, kimsenin günahına girmezsin. Masumun hakkını korur, gözetir; yetime, fakire el uzatırsın, meleğim. Hayatta olduğum müddetçe sana tüm doğruyu ve yanlışı öğretmeye çalışacağım. Hayatını babasız, belki bir gün annesiz de devam ettireceksin, fakir olacaksın ama gönlün zengin olacak, meleğim...

Benden dış görünüşünü, güzelliğini, almışsın. Ama hissediyorum, babandan ise karakterini, huylarını almışsın...” dedi ve bebeğinin yanağına sıcak bir buse kondurdu...

...

Melek, kalbini ve aklını toparlayıp yoluna devam ediyordu. Küçük bir mahalleye girmişti. Bir anda, Erva’nın ağlama sesiyle daldığı anılarından sıyrıldı. Biraz şok olmuştu. Erva hiç bu kadar çok ağlamamıştı. Ne yaptıysa da Erva’yı bir türlü susturamadı. Annesi adım attıkça, ağlaması güçleniyordu. Sanki oradan ayrılmak istemiyormuş gibi. Melek, olduğu yerde kalmak zorunda kaldı. Kızının hasta olmaması için Allah’a yalvarıyor,  dua ediyordu. Düşenin dostu  Allah’tır. Herkes elbet gider, Yüce Yaratan ebedidir...

Melek, öylece durduğu yerde, ölene kadar, kalamayacağını biliyordu. Lakin tam adım atacağı esnada, Erva ağlamaya başlıyordu. Çaresizce kızının susmasını bekledi. Onun ağlamasına dayanamıyordu...

Kendisi ise sırılsıklam olmuştu. Yerinde durduğu için üşüyordu.

“Acaba, Erva üşüyor mudur?” diyerek acemice kızını sımsıkı tuttu.

Melek, nazikçe kısık kısık öksürerek gökyüzündeki yıldızlara baktı. Hepsi bir arada ve ışıl ışıldı. Bir yandan da yavaşça, kızını kollarının arasında sallayarak uyutmaya çalışıyordu. Yumuşak güzel sesiyle aklından uydurduğu bir ninni söylüyordu;

“Yağmurun sesini duyarak uyu,

  Yağmurun kokusunu alarak uyu,

  Huzuru hissederek uyu, meleğim...”

Melek, ne yaptıysa da kızını bir türlü uyutamadı.

“Ah, sanki bilerek yapıyorsun. Beni, uyumayarak, kötülüklerden korumak mı istiyorsun? Ah, küçük meleğim... Sen uyusan da uyumasan da zaten benim koruyucu meleğimsin...”

Melek, bir anda tepesindeki karartıyı hissetti. Simsiyah bir şemsiye tepesinde duruyordu. Arkasına dönünce, karşısında, yaşlı bir adam gördü. Bir baba şefkatiyle, Melek’in üzerine şemsiyeyi tutarak, gülümsüyordu. Bembeyaz uzun sakalları ıslanmaya başlamıştı. Kır saçları ensesine kadar uzundu. Çok masum bir yüzü vardı. Gülünce bembeyaz inci gibi dişleri ışıldıyordu... Eliyle, arkasında duran akide şekeri boyalı küçük gecekonduyu göstererek “buyurmaz mısın kızım?” diye sordu.

Melek hayır anlamında başını salladı. Ne diyeceğini bilemiyordu.

Yaşlı adam, Erva’yı Melek’in kucağından yavaşça alarak “o çok üşüyor ve tabii ki sen de. Lütfen benim gibi yaşlı bir adamı geri çevirme. Bu yağmurda yazık değil mi bu bebeğe?” diye sordu.

...

Sıcacık sobanın yanında, turuncu minderin üzerinde, Erva tatlı tatlı uyuyordu. Melek ise kuru kıyafetlerini giymiş kızının yanında oturmuş, onu izliyordu.

“Bak güzel kızım; beni baban olarak gör. Sizi uzun zamandır, izliyorum. Gidecek bir yerin yok. Bunda utanmanı gerektirecek bir şey yok. Senin gönlün zengin. Başını dik tut. Paran olmuş ama kalpsizsin, işte o zaman başını sakın yerden kaldırma...

Ben, kendi halinde yaşayan inzivaya çekilmiş camiden eve evden camiye giden yaşlı bir adamım. Burada herkes beni tanır. Kimseye bir zararım olmaz.”

“Bize, evinizi açtığınız için, Allah sizden razı olsun... yağmur diner dinmez, gideceğiz İnşallah.”

“Kendine acımıyorsan, kızını düşün bari. Benim gibi yaşlı birini geri çevirme lütfen. Bundan sonra kızınla birlikte burada yaşayın. Beni de baban gibi gör. Ben de isterim evimde sıcak bir yemek kaynasın. Evim çocuk sesiyle neşelensin. Lütfen beni bundan mahrum etme, evladım. Ailemi erken yaşta kaybettim. Eşimi ve evlatlarımı çok özlüyorum. Onlara gösteremediğim ilgiyi ve şefkati en azından size gösteriyim. Hem yardıma ihtiyacı olan birine el uzatmanın büyük bir sevabı vardır. İzmir, yalnızların şehridir. Böyle bir yerde birbirimize sahip çıkmalıyız, evladım.”



interactive connection



Bu İçeriğe Tepki Ver (en fazla 3 tepki)

Benzer Yazılar