Sorunlarla baş edemiyorum. O nedenle de bir sorunla karşılaşınca kaçıyorum; ama kaçışlarım hiçbir sorunumu çözümlemiyor, aksine artırıyor. Hem de ne artırma!

Bugün hiçbir iş yapmak istemiyorum. Yalnız bugün mü? Hayır. Çoğunlukla her gün. En basit iş bile bana çok zor geliyor. Daha işe başlamadan onu gözümde büyütüyorum, büyütüyorum. Sanki enerjimin tamamı tükenmiş gibi, kolumu oynatacak halim yok. Güçsüz olduğumu hissediyorum. Öyle ki başka çalışan insanları gördükçe bile yoruluyorum.

Midem sürekli ağrıyor ve ben bu yüzden hep gerginim. Ellerim sık sık terliyor ve titriyor, kalbimin çarpıntısının sesini karşımdaki bir insan bile duyabilir; doğrusu duyulabileceğinden de korkuyorum. Böyle bir şey olursa bundan utanç duyacağımı da biliyorum. “Ya birisi kalbimin sesini duyarsa!” diye düşündükçe daha çok geriliyorum ve bunu engellemek için insanlardan kaçıyorum. Nefes alırken zorlanıyorum, çoğunlukla tıkanıp kalıyorum; ciğerlerimi hava ile doyasıya doldurmaya öylesine hasretim ki.

Duygularım,  zihnim ve bedenim bitkinlik denizinde yüzüp duruyor; yok yok, buna yüzmek denemez, çünkü batıp batıp çıkıyor. Ne yüzeyde kalıp bir kurtuluş ne de dibe batıp yok oluş var. Tam bir işkence.

Sorunlarla baş edemiyorum. O nedenle de bir sorunla karşılaşınca kaçıyorum; ama kaçışlarım hiçbir sorunumu çözümlemiyor, aksine artırıyor. Hem de ne artırma! Beni oyalayacak, yaptığımda haz duyacağım bir iş yok. Var olduğunu sandığımda ise bir süre sonra o işten bıkıp bırakıyorum. Sonra da başka bir işe yönelmek istiyorum, ama hangi işe? Bu konuda bir karar veremiyorum. Zaten dikkat sorunu da yaşıyorum. Bir konu üzerinde dikkatimi toplayamıyorum, kısa süre sonra dikkatim dağılıyor. 

Unutkan,  dalgın, savruk, kararsız biri oldum çıktım. Kahvaltı ettiğimi unuttuğum bile oldu, kaybettiğim eşyaların sayısını ise bilebilmem imkansız. Üstelik bir eşyamı kaybettiğimde hemen başka insanları suçluyorum, “Belki de şu kişi çalmıştır” diyorum, kimseye güvenim yok, herkesten şüpheleniyorum. 

Kaygılarım hiç eksik olmuyor. Bunlar beni kuşattığında derin bir ümitsizliğe kapılıyorum. Tabii bunun arkasından hemencecik hayal kırıklığına düşüyorum. Kaygılarım mı beni huzursuz ediyor, yoksa huzursuz olduğum için mi kaygılanıyorum? Bilemiyorum. Ya da artık bunamaya başladığım için mi bu aksaklıklar ortaya çıkıyor? Çünkü tanıdığım yaşlı bazı insanların bunama dönemlerinde bu belirtilerin aynısını gösterdiklerini hatırlıyorum. Sebep buysa, lanet olsun yaşlılığa!

İşte sorumluluklarından kaçan bir ben, hedefi ve planı olmayan bir ben, kendini değersiz bulan özgüven eksikliği olan bir ben, hatalarını kabul etmeyen hata yaptığında suçu bir başkasına atan bir ben, en basit bir işi yaparken bile işkence çeken bir ben, fiziksel ve duygusal açıdan sürekli yorgun olduğunu hisseden bir ben, başka insanları sevmeyen hatta onlardan nefret eden bir ben, sorunlardan ve insanlardan sürekli kaçan bir ben, hayattan hiç zevk almayan hatta nefret eden bir ben ve kaygı, korku, uykusuzluk sarmalında tükenen bir ben... Acaba böyle bir ben'in başka bir örneği var mıdır?

İki saate yakın bir süre kitap okudum. Hava karardı, perdeyi çekip ışığı açtım. Misafir odasına gidip annemin sandığından siyah bir bez aldım. Nereden aklıma geldiyse, odanın içinde körebe oynamak istiyordum. Çocukluk işte, ama az önce de yaşlılıktan yakınıyordum. Hangisi? 

Bu oyun tek kişiyle belki de ilk defa oynanacaktı. Gerçekte burada, benden başka insan ,  olmasa da odadaki eşyaları oyuncu olarak kabul edecektim. Odanın ışığını kapattım, loş bir karanlık oluştu; cisimler az da olsa fark ediliyordu. Odanın tam ortasına gelip gözlerimi bu siyah bezle bağladım. Zifiri karanlık oluştu, en ufak bir ışık belirtisi yok. Her  taraf kapkaranlık... Bana mutluluk veren, rahatlatan bir karanlık, koyu karanlık.  Çok hoşuma gitti. Eğer körlerin içinde bulunduğu karanlık da böyleyse, onlar gerçekten çok şanslı insanlarmış.

Bu arada karanlık bana, sözlerini Abdülhak Hamid Tarhan'ın yazdığı Makber şarkısını hatırlattı: “Her yer karanlık. Pür nur o mevki. Magrip mi yoksa makber mi ya Rab!” Bu kadar, devamı yok, sonrası aklıma gelmedi. Hatırlayabildiğim kadarını bozuk bir plak gibi tekrarlayıp durdum..

Şarkıyı mırıldanırken bulunduğum yerde kendi etrafımda döndüm, döndüm; yorulunca durdum. Böylece yönleri de karıştırmış oldum. Masa neredeydi, dolap ve kapı nerede? Ya yatağım? Ellerimle sağı solu yoklayarak küçük adımlarla yürümeye başladım. Ayağım bir cisime dokundu, yere düşmüş bir kitap olabilir. Hatırlamaya çalıştım, yerde düşmüş kitap görmüş müydüm diye. Hatırıma bir şey gelmedi. Kitap buradaysa kütüphane yakınımda demektir. Birkaç adım daha attım, önce ileri doğru uzanmış olan ellerimi bu sırada aşağıya indirdim. Kafam bir yere çarptı; neyse ki hafif bir çarpışma oldu. Bu cismi elimle yokladım, odanın kapısıydı. Onu hemen ebeledim.

Sevindim bu ebelemeye, sanki çok büyük bir iş başarmıştım! Birkaç adım geri gidip, sağa döndüm. İki üç adım sonra yatağımı ebeledim, devam ettim, elim perdeye dokundu; çekildim ve bir şangırtı koptu, ayağımın üzerine korniş düştü; ama acımadı. Olsun, işte perdeyi ve pencereyi de ebeledim. Yüz seksen derece döndüm, yürüdüm, elbise dolabını ebeleyip dolabın yan tarafına dokunup seslendim:

-Aynadaki! Aynadaki seni de ebeledim.

Boğuk bir sesten cevap geldi:

-Çapulcu manyak!

Onunla dalaşmaya niyetim yoktu. Kütüphanemi, masamı, bilgisayarı ve sandalyeyi de ebeleyip, geri döndüm; yatağımın yanına gidip üzerine uzandım. Oyun bitti. Yattığım yerden gözümdeki bezi çözdüm. Gözlerim bir müddet hiç bir şeyi göremedi, sonra alıştı. Hayal meyal cisimleri seçer hale gelince yataktan kalkıp ışığı açtım. Odanın hali iyi görünmüyordu. Olsun... Tekrar yatağa uzandım, şarkıyı  söylemeye devam ediyordum: “Her yer karanlık. Pür nur o mevki. Magrip mi yoksa makber mi ya Rab!” 

                                                     ● ● ●

(Devam edecek...)


Bu İçeriğe Tepki Ver (en fazla 3 tepki)


BUNLARI DA GÖRMEK İSTEYEBİLİRSİN!



Facebook Yorumları