Kanser hasta yakınları...

İşte yine oradayım. Devlet hastanesi ana binasının arkasında ve bahçesinin en sonunda yer alan, diğer bloklardaki renk cümbüşünün aksine koyu gri renkli binanın tam önünde.Gelmeyeli çok oldu. Bir tanıdık diğer binada küçük bir operasyon geçirmese inanın hiç uğramazdım buralara. Bende anıları kötü. Babamı bu binada kaybedeli birkaç yıl olmuş,dile kolay. Girişte, içindeki kurumaya yüz tutmuş çiçeklerle dolu saksıları ile önlerinde seyrek şimşir ve leylendi fidanları. Hiç mi büyümez bunlar? İlerisinde uzayıp giden ve günün her saatinde yer kapma savaşı verilen otopark. Aralarında ise tek tük, umut öbekleri gibi sıralanmış kartopu ve açelyalar.

Binaya şöyle bir baktım,istemeden. Alışkanlık yapmış gibi otoparkı turladım. Nedense kendimi girişteki saksıların yanıbaşında, bahçeyle binayı ayıran çitlerin üzerinde otururken buldum. Yerler ıslaktı. Elbet öyle olacaktı. Bu bölüme yağmur yağmaz, kaldırımlar yakınları bu binanın yolcusu olanlar tarafından gözyaşları ile sulanır her daim. Aniden gelen bir sesle irkildim:”Sizin de mi?”. Değişmeyen bahçenin her santimini ezbere bilen gözlerim yukarıya doğru kaydı ve sesin sahibini gördü.Uzun boylu, kara gözlü, tepeden tırnağa siyahlara bürünmüş genç bir kızdı bu. Boyuna işlemeli kıyafeti Araplara özgü tahmin ettiğim yöresel bir tat olsagerek, yanıma otururken eteğini özenle çekip desenleri üstte bıraktı. ”Anlamadım”. “Dedim ki, hastanız mı var? Geçmiş olsun”. Zoraki gülümsemesine aynı dozda cevap verdim:”Vardı”.Çantasından kraker çıkarıp bir zamanlar yaptığım gibi önce ana binaya,sonra otoparka en sonunda yere gözlerini dikti. Krakerler ilk olarak beynin komutuyla hareket ediyorlardı, belli. Fakat son bakışları esnasında burnunun kenarlarında ve hemen hepsinin yerlerde ne işleri vardı? Sırf merakımdan devam ettim:”Yakın akraba mı?”. Devasa gözlerini daha da açarak yanıtladı:”Kalan son kişi”.Tekrar kaldırıma düşen gözler ve bugünün sırası gelmiş gözyaşları. Hasta yakınlarında gözyaşları tükenmez,en çok sahip oldukları şeydir. Gözlerden yüreklere giden yolda,ağız kenarlarında yakalayıp tadına da bakılabilir. Ekşimsi ve tuzlu. Kimileri çayına karıştırır dalıp giderken karşı diyarlara. Hastası iyiyken yaşadıkları gelir önüne, simaları bir yay gibi gerilmişken boşalıverir ve yerini tatlı bir gülümseme alır. Tam o anda gözyaşları kesilip hayata tekrar dönülür.

Bir süre ağladıktan sonra genç kız beni süzerek “Dinlemek ister misin?”dedi. “Elbette”. Ona göre ezberinden olsa gerek,kısa ve özlü tümcelerle Suriye Halep’ten geldiklerini, ailesini savaşta kaybettiğini, geriye sadece üst katta olan babasının kaldığını, doktorların dediğine göre durumun ümitsiz olduğunu anlattı. Söylerken hiç gözüme bakmadı ama kaşlarımı kaldırdığımı sezmişti. “Biliyorum, sizler için sıradan birdurum. Çok işittiniz böyle hikayeler” diye ekledi.”Türkmen misin?” diyecek oldum, soran gözlerle bir bakış fırlatıp belki de keşke diyecekken cevapladı:”Hayır”.O halde ya Arap ya da Dürzi belki de... Aklıma aniden gelen “Tehcir mi?” sorusunu yönelttim. Verdiği tepkiden öyle olduğu belliydi.Önce bana, sonra yere ve tekrar bana baktı:”Akıllısın. Evet Ermeni kökenli Arap.Neler düşündüğünü tahmin edebiliyorum. Baştan söyleyim. Evet. Yapmamalıydık”. Sessizlik oldu. Önümüzden küçük, ancak irkilmenin verdiği büyümüş gözleriyle nasıl gördü bilinmez, bir böcek geçti. Son krakeri ağzına götürerek doğruldu ve kulağıma “Osmanlı’ya yapmamalıydık” diye ekledi. Binaya girerek gözden kayboldu.

Saat ilerlemeye başlamış ve ben hasta ziyaretini abartarak,hatıralarla dolu hastane ziyaretine dönüştürmüştüm. Nasıl döneceğimi düşünürken yanıma biri yaklaştı. Tıknaz, açık renk montuyla koyu renk pantalonu tamamen zıt, göbekli bu adam benden ateş istedi. Sigarasını yaktıktan sonra “Geçmiş olsun”dedi.Böyle yerlerdeki rutin konuşmalar “Geçmiş olsun” veya“Başınız sağolsun” ile başlar ve biter. Hastalık ya devam ediyordur veya geçici taburcu edilmiştir, nihayetinde son bulmuştur. İki metre ileriye ama aynı korkuluğa dayanıp karşısındaki araca bakarak önce düşünmeye, kendince mırıldanmaya daha sonra için için ağlamaya başladı. “Sakin ol !” diyecek oldum:”Teselli etme kardeşim, bırak ağlayım”dedi.“Şu gördüğün aracı ablam çok isterdi. Artık hiç binemeyecek”. Umut sözcüklerim tükendi mi bilmem sadece sustum.Sustuk. Bir müddet sonra çalan telefonla apar topar yukarıya koştu. Bu tıknaz adam belli ki ikinci gruptan hasta yakınıydı.İlk gruptakiler refakatçı sıfatıyla yukarıda bulunur ve genellikle kadın olurlardı. İkinci gruptakiler dışarıda bekleyen, genellikle girişte vaya arabada uyuyan yakın akraba erkeklerdi. Kimi zaman yer değiştirseler de görevleri farklıydı.Refakatçılar hastayla yakından ilgilenip hizmetini görürler,dışarıdakiler ise bütün ihtiyaçları karşılayıp geri kalan sülaleye durumu üslubuyla aktarırlardı. Tek çocuklu çekirdek aile veya kimsesizler hariç bu durum böylece sürer giderdi.

Ani bir hareketlenme oldu. Acı sireniyle bir ambülans kapıya yanaştı. İçeriden iki yanı serumla kaplı bir hasta indirildi.Derin nefes almaya çalışan ancak kısık öksürükle nefesi yarıda kesilen cinsten bir hastalık. “Kimse yok mu?”. Sedye için istenen yardımı geri çevirmeyerek koştum. Yeni uyanan hemşireyle beraber hastayı yerleştirirken “Doktorun haberi var mı?” sorusuna “Acilden geliyoruz. Gerekeni yapmışlar, burada kalacakmış” cevabını işttim. Bir iki telefondan sonra son kalan yatağa hasta bakıcıların götürdüğünü duydum: ”Hala yaşıyor”.

Saatime bakıp çok geç kaldığımı düşünürken, bacaklarımın oralı olmadığını hissettim. Neden? Yıllar önce babamı kaç kez getirmek zorunda kaldığım ve aynı illetten kaybettiğim annemle yaşadığım onca acıyı anımsatan bu binadan niçin ayrılamıyorum? Yalnız kaldığım evimde üstüme gelen duvarlar burada neden yerlerinde duruyorlar? Bir sigara yaktım. Kaldırım kenarlarındaki ıslak noktaları seyre daldım. Bunlardan ana binada yoktu. Belki acilin önünde olabilirdi. Hava güzeldi. O halde gözyaşları olmalıydı, acılarını bir süre için sessizce haykıran insanların bıraktıkları. Bazen kurumuş gözükseler de artık o kaldırım taşına kazınan birer umut timsaliydiler.

Sabaha kadar beklemekten başka çare kalmamıştı. Zira son otobüsler de teker teker kalkmıştı. İlerleyen saatlerde bekleme salonunda uyumayı planlıyordum. Kantinden son bir çay alıp dönmeyi aklımdan geçirirken Ermeni asıllı Suriye’li Arap kızı gördüm:”Beni de bekle”. Nispeten umutlu insanların olduğu ana binadan çayımızı aldık ve çevreyi turlamaya başladık. Yemekhaneden yiyecek aşıran kedilerin yanından, bir ümitle gece yarısı acıkan insanları bekleyen küçük lokantaya oradan da nöbetçi eczaneye ve en son otoparka uğrayıp geri döndük. O ana kadar hiç konuşmayıp binamızın önünde otururken,”Neden buradasın?” ile “Ne yapacaksın?” soruları çakıştı.Gülümseyerek aynı cevabı aynı anda vermiştik: ”Bilmem”. Önümüze doğru eğilip kalkarken “Önce sen” kelimeleri döküldü dilimizden. Güzel Türkçe konuşmasından başlayıp ne iş yaptığımıza, babalarımızın hastalığından ilgi alanlarımıza kadar giden diyaloğumuz arada ağlamalarla kesilse de oldukça heyecan vericiydi. Bir ara “Merak etme! Kötü yola düşmem.Uzaktan da olsa bir akrabam var Amerika’da. Burada hayat kuramazsam giderim” dediğini ve o genç kız için çok rahatladığımı  hatırlıyorum.

Ara sıra attığımız kahkahalar içeriye kadar gitmiş olacak ki,“yavaş” nidası bizi kendimize getirdi.Bunu söyleyen iki saat önce ambülansla getirilen, canlı cenaze kadın hastadan başkası değildi.”Ne yapıyorsunuz bakalım?”.Genç kızla küçük çığlıklar eşliğinde birbirlerine sarıldılar:”Yumul Teyze”.Kendine geldiğinde yanakları gerçekten yumul yumul olan ve babası hastaneye yattığından beri kaç kez buraya getirildiği bilinmeyen bu ihtiyar kadına :”Yine mi geldin teyze?” dedi genç kız.Gülüştüler. İçeriden tıknaz adam da gelince “Hah tamam olduk. Kim sigara verecek?” sözüne tüm itirazlara rağmen devametti: ”Ben daha üçüncü evreyim yavrum,vakit var”. Sigarasını tüttürürken bazen yaptığı ziyaretlerin işin cilvesi olduğundan bahsetti. Sonra bana bakarak ekledi:”Sen kimsin yavrum?”. Genç kız durumu kısaca özetledi:”Anne ve babasını burada kaybeden bir evladın anılarına yaptığı yolculuk”. Kısa bir hastalık tanısı ve teşhis hikayesinden sonra ,”Misafirimize hemşirelerden çay isteyiver” diye seslendi tıknaz adama Yumul teyze. ”Kapıdaki gözyaşlarının kuruması lazım evlat, böyle olmayacak” dedi. “O halde bunları silip durmayalım, biriktirelim” diye seslendim.“Nasıl?” diye çıkıştı genç kız:”Gözyaşı mı toplayacağız?”.”Bunlar bizim için çok değerli, biriktirmek iyi fikir” dedi öteki. Çaylarımızı yudumlarken Yumul teyze tıknaz adama “Zulanı çıkart, bak bakalım! Kap gibi bir şey var mı?” diye sordu.O göbekli, kel adam montunun önünü açtı ve kahkahalar arasında beline sahte hamile kadın misali sardığı bezi söktü. Bir anda on kilo vermişti sanki. İçinde neler yoktu ki? Sabunlar,şırıngalar,hasta bezi, kolonyalı mendil derken seslendi:”Bu olur mu?”. İdrar kabıydı gösterdiği.Gülüşmelerin ardından daha önce kullanılmadığına oy birliği ile karar verildi. Artık o bir gözyaşı kabıydı. Bu binadaki hasta yakınları dertlerini içlerine atmayacak ve gözyaşlarını bu kaba dolduracaktı. Kabın burada en uzun yatması muhtemel kişide kalmasından üsleneceği sorumluluk düşünülerek vazgeçildi.Kap, giriş kapısının üstünde asılı duran ölmüş bitki saksılarından birinin içine yerleştirilecek ve gerektiğinde kullanılacaktı. Temel amaç; acıların biriktirilmesi değil,üzüntülerin yaşamın bir parçası olduğunu görebilmek ve bunun için bir sembol yaratmaktı. Onunla birlikte anılar da birikecek ve yıllar sonra bile ayrıntısıyla hatırlanacaktı. Son bir gayretle tıknaz adamın heybesinden çıkan plastik yapma çiçek saksının üstüne kondu ve değerli kap kamufle edildi. İçeriden duyulan bağırışmalar ya bir hastanın kaybedildiği ya da cazgır hemşirede denilen gece nöbetçisinin sesleri olabilirdi.”Evet benimki,kalkmam lazım “ diyerek binaya girdi Yumul teyze.Diğerleri de ayaklanıp bana uygun bir yer gösterdiler. Hemşireden izin alıp üçlü koltuğa uzanıp yattım. Sabaha karşı, ani bir dürtmeyle genç kız tarafından uyandırıldığımı hatırlıyorum hayal meyal:”Böyle horlarsan hemşireden çekeceğin var”. Doğrulup peşi sıra bahçeye çıktım. Getirdiği çayı yudumlarken ağladığını hatta hıçkırıklara boğulduğunu farkettim. “Neoldu?”. Yumul Teyze... Hayır.

Sabahın beşinde kaybettiğimiz bu şirin ihtiyar, son üç senedir müteakip defalar kendi sözüyle burayı ziyaret etmiş bir akciğer kanseri hastasıydı. Sadece tek akrabası olan oğlu için ağladığı görülmüştü. Ve kadere bakın ki, mucidi olduğu gözyaşı kabına ilk damlaları, genç kız ve tıknaz adamla birlikte onun için akıtıyorduk. Morga kaldırılan ve bir komşusu hariç yakınlarına ulaşılamayan bu kadın için cazgır hemşire dahil tüm servis çalışanları gözyaşı döktü. Pek çok hastalığı olduğundan tüm doktorlarla ayrı hikayesi olan teyzemiz için gözyaşı kabı, icadından sadece bir gün sonra dolup taşmıştı. Başhekim dahil tüm personelin katıldığı törenle belediyenin Kimsesizler Mezarlığı’na gömüldü. Cenaze işlemleri sırasında oğlunun da aynı hastalıktan üç sene önce vefat ettiği anlaşıldı. O gün taşan gözyaşı kabı, vasiyetiymiş gibi yapma çiçek gömülü o saksıya döküldü. Emniyeti açısından bina içerisindeki duvarda özel bir bölüme yerleştirldi. Ve kabın üzerinde şu cümleler yazmaktaydı:  “Acılarınızı bu kaba bırakın. İçeride size ihtiyacı olanlar var”.

Artık ağlamıyorum. Gözyaşlarım neredeyse kurudu. En ümitsiz zamanlarımda annemle babamın miras bıraktığı evimin balkonundaki boş saksılardan birine yerleştirdiğim yapma çiçeği sulamak, bana çok iyi geliyor. Süre gelen yalnızlığımı, o servisteki Ermeni asıllı Suriye’li Arap kız gibi yüreği sevgiye dokunan biriyle sona erdirdiğim için ise her gün dua ediyorum. Rahat uyu Yumul Teyze !...


Bu İçeriğe Tepki Ver (en fazla 3 tepki)


BUNLARI DA GÖRMEK İSTEYEBİLİRSİN!

Facebook Yorumları