Edebiyat özneldir bu yüzdendir ki kişi ne görüyorsa doğrudur.

DAVA

Biri Joseph K.'ya iftira atmış olmalıydı çünkü hiçbir kusur işlememiş olmasına rağmen bir sabah ansızın tutuklandı. 

"Dava" romanının yazarı Franz Kafka bir hukukçu olmasının yanısıra hayatı boyunca korkusu ve hayaletiyle mücadele içindeydi. Adli makamlar çerçevesinde gelişen bu romanda, Kafka'nın adalet ve hukuk sistemini eleştirdiği kanısına varmamız ne yazık ki Kafka'nın zekasına ve kalemine hakaret olacaktır. Sanılanın aksine Kafka bu kitapta, bireyin merdivenden çıktıça merdivenin daha da uzamasını ama merdiveni çıkmaktan başka çare de olmadığını hukukçu olmasının da büyük etkisiyle adli ve hukuksal kavramlar etrafında harmanlayarak metaforsal bir şekilde okura sunmuştur.  Yargıçlar, mahkemeler, mübaşirler, avukatlar, ressamlar, papazlar aslında oldukları kişiyi temsil etmiyorlar. Fakat onunla da bitmiyor. Franz Kafka öyle bir roman yazmış ki yüzeyine bakıldığında gerçekten de hukuk ve adalet sistemi eleştirilirken derinine indiğimizde bireyin buhranı ve kafasındaki çıkmaz sokağın ilmek ilmek işlendiğini görüyoruz.  

"Dava" öyle bir roman ki, mercek bir bakış açısıyla incelenmesi gerekiyor. Merceği yakınlaştırdıkça, bireyin yaşamla olan davasını, Kafka'nın yakarışlarını parodik ve ironik bir şekilde görüyoruz. Merceği uzaklaştırdıkça ise, yozlaşmış ve kokuşmuş hiyerarşik adalet sistemini görüyoruz. Gelin Joseph K.'nın bu kasvetli dünyasını anlamaya çalışalım. 

Joseph K. bir sabah ansızın odasına iki adamın kendisini tutuklama amacıyla girmesi ile uyandı. Fakat kendisini tutuklamak isteyen bu adamların ne kimliği ne de yetkilerine dair bir belge vardı. Ne üniformaları ne de K.'ya takacakları bir kelepçe. O zaman bu nasıl bir tutuklama emri böyle ! Memurlar, yetkili makamların suçlunun peşine düşmeyeceğini tam tersine suçlunun yetkili makamları kendisine çekeceğini söyler. Bu iki memur Bay K.'nın kendi yarattığı ve zihninde yaşamlarını sürdüğü "korku"nun hayaletlerini temsil ediyor. Bay K.'nın bileklerine somut bir kelepçe takmamış bu iki yabancı daha kötüsünü yapıyordu aslında. Zihnine en beter prangayı vurup onu sonu gelmez bir davada tutuklu kılıyorlardı. Bu iki memur bir süreliğine K.'yı odasında serbest bırakıp bitişik odada kahvaltılarını yaparken, Bay K. ise kendi canına kıymayı aklından geçirmişti. Ama sırf iki yabancı evinde kahvaltı yapıyor diye intihar etmenin anlamsızlığından dolayı fikrinden vazgeçti. Bay K. aslında burada korkusuyla mücadele içerisinde. Ondan kurtulmak için intiharı düşünüyor fakat direncini kırmıyor ve kendince mantıklı sebeplere kendini inandırıp yaşamına devam ediyor. İki memur Bay K.'ya müfettişin geldiğini söylüyorlar  ve onun karşısına düzgün bir kılıkla hatta siyah bir ceketle çıkmasını istiyorlar. Bu durum ise hayatın bizi mecbur bıraktığı kalıpları ve girmemizi istediği kılıkları temsil ediyor. Bay K. müfettişin huzuruna çıktığında oturmak istiyor fakat müfettiş buna müsaade vermiyor. Kendi evinde, kendi koltuğuna oturamayan K. , korkularıyla cebelleşmeye devam ediyor ve kafasındaki hayaletleri oturmasına bile izin vermiyor. Tüm bunlar yaşanırken karşı pencereden olanları izleyen K.'nın meraklı komşuları, K.'nın içinde bulunduğu buhrana tanıklık eden ama bu ilgileriyle rahatsızlık veren hayatındaki kişileri temsil ediyor. Zaten K.'nın onlara bağırması ve kendisini izlememelerini istemesi bunu kanıtlar nitelikte gibi. 

  Görevliler ve müfettiş evden çıkmaya karar verir. Müfettiş Bay K.'ya çalıştığı bankaya gidebileceğini ve hayatına devam edebileceğini söyler. Bu karar karşısında K. şaşırır ve müfettişe "tutuklu olduğumu sanıyordum" der. Müfettiş, Bay K.'nın bu şaşkınlığına şaşkınlıkla karşılık verir. "bu durum işe gitmenize ya da günlük hayatınıza devam etmenize neden engel olsun ki?" der. K. tutuklanmanın çok ciddi bir şey olmadığını hatta diğer tutuklanmalardan ziyade çok daha tuhaf olduğunu kavrar ve taksiye binerek bankaya gider. Bu durum, kişinin hayaletlerini kafasından kısa bir süreliğine çıkartıp normal hayatına devam etmesi gerektiğine kendisini inandırmasının bir sahnesidir. Bay K.'nın bulunduğu buhranın ve korkunun üzerine gitmesinin bir faydası yoktur. Onu ne yazık ki devamlı olarak zihnine misafir olarak kabul etmeli ve onu rahatsız edip canını sıkmasına izin vermeli. Gitmesi gereken bir iş olduğunu, sürmesi gereken bir hayat olduğunu hatırlayınca onları kafasından bir süreliğine göndermeli. 

Bay K.'ya bir gün telefon gelir ve işlerini aksatmaması için boş bir gün olan pazar günü mahkemeye gelmesi söylenir. Fakat mahkemenin tam olarak nerede olduğu söylenmez. Bay K. kendi mahkemesini aramaya koyulur. Düşündüğünün aksine mahkeme salonu çok ücra bir yerde ve harap olmuş binaların arasındadır. Mahkemenin içinde bulunduğu sokaklar yoksulluktan ve kirden geçilmez. Bay K. mahkemesini bulur ve bir yığın insanın arasına girip yüksekçe bir yerde oturan sorgu yargıcının karşısına çıkar. Sorgu yargıcı elindeki kayıtlara bakar ve "demek badanacısınız" der. Bay K. itiraz eder ve büyük bir bankada şef olduğunu söyler. Etraftakiler bu cevap karşısında küçümseyici kahkalar koparır. Bu anlamsız ve sinir bozucu ortam da nedir böyle? Kendi harabe olmuş yaşamları ve kötü kokulu zihniyetleri içerisindeki mahkemelerinde bizi sorgulamaya çeken insanlar bunlar. Sorgu yargıcının Bay K.'ya banka şefi olmasına rağmen badanacı olduğunu söylemesi ise, insanların bireye ondan olmasını istedikleri kişiye göre ya da olduğuna inandıkları kişiye göre muamale yapmalarıdır. Ya da tüm bu karmaşa, Bay K.'nın iç dünyasını temsil eder. Sorgu yargıcı da, kahkaha atanlar da ve sorgulanan da kendisidir. Tabi tüm bu alegorik sahneler aynı zamanda adalet sistemini de eleştiriyor olabilir eğer olaya yüzeysel yaklaşırsak. 

Bay K. sorgu yargıcına şu sözleri sarf ediyor. "bundan on gün kadar önce tutuklandım. Belki aslında bir badancıyı tutuklamak istiyorlardı ama beni seçtiler." Bu cümlelerle hukuk sisteminin de iğnelendiği aşikar. Yargının badanacı'yı karşısına alması gerekiyor fakat ortada bir badancı yoksa bir kurban seçmesi lazım.  Böylelikle insanlar adaletin ve hukukun işlediğinden şüphe duymasın ve tatmin olsunlar.  Tabi burada 'badanacı' nın 'badanacı' yı temsil etmediğini anlamak gerek. Devletin ihtiyaç duyduğu suçu ve suçluyu kendisinin yaratması ile ilişkilendirilebilir. 

Mahkemenin diğer tarafından kopan çığlıklar Bay K. da olmak üzere herkesin dikkatini çekmişti. Bir üniversite öğrencisi mübaşirin karısını taciz ediyordu. Daha sonraları Bay K. mahkemeye tekrar geldiğinde o kadınla karşılaşıp bu durumu sordu. Kadının dediklerine göre, üniversite öğrencisi ileride nüfuzlu birisi olacak ve bu yüzden kadına el sürmesine kocası da dahil kimse karşı koyamaz. Bu durumda kadın "güç" ü temsil ediyor. Güç'e sahip olan dokunulmazdır. Mübaşirin ise tam olarak metaforunu dile getiremezsek de onun için "sistem" diyebiliriz. Mahkemedeki konumunun sarsılmasını istemeyen mübaşir (sistem) , nüfuzlu bireylerin güce sahip olmasına ses çıkaramıyor. Böylelikle hem kendi istediği oluyor, konumu sarsılmıyor ve güce sahip oluyor hem de ileride ekmeğini yiyeceği güç sahibi bireylerin istediği oluyor. 

Kadın bir ara Bay K.'yı da baştan çıkarmaya çalıştı. Fakat Bay K. kendini koyvermedi ve kadının da diğerleri gibi yozlaştığı kanısına vardı. Burada güç, Bay K.'yı tahrik ediyor. Güç denilen olgu, Bay K.'ya çekici gelse de yozlaşmamak için bu duruma direnmeyi başarıyor. 

Bay K. daha sonra mahkeme kalemine girdiğinde aslında mahkeme kaleminin bir tavanarasında olduğunu, etrafın dağınık bir halde olduğunu, sorgu yargıcının kadınla birlikte olduğunu görüyor. Öncesinde de mahkemede okunan kitaplara baktığında pornografik kitaplar görmüştü.  Ortamın ne kadar yozlaştığını ve pislik içerisinde olduğunu fark eden Bay K. kendi evinin daha iyi durumda olduğuna kanaat getirdi. Bu durumda da anlayacağımız üzere onu yargılayan ve tutuklayan bu yetkililer kendisinden daha berbat bir haldeydi ve asıl yargılanması gerekenler onlardı. 

Karısını sorgu yargıcına götüren adamdan intikam alamayan mübaşir Bay K.'dan yardım ister. Bay K. bunu neden kendisinin yapmadığını sorduğunda mübaşir "çünkü siz bir sanıksınız!" der. Bu da gösteriyor ki, sistem konumunun sarsılmaması için kendi pis işlerini suçlu addettiği kurbanlara yaptırır. 

Bay K. kendisini tutuklamak için evine gelen memurları kırbaçlanırken görür. Onlara yardım etmek istese de elinden pek bir şey gelmez. Bu durum hiyerarşi sisteminin alt tabakasındaki çalışanların yüksek merciilerce nasıl ezildiğini gösterir. Şu nokta daha da dikkat çekicidir: Memurlardan birisi Bay K.'ya şu sözleri sarf eder "biz de onun gibi dayakçılığa terfi ettirilmeyi bekliyorduk. Ama mahvolduk artık, meslek hayatımız bitti." Toplumda alt tabaka ne kadar ezilen taraf olsa da onlar da zamanı gelince ezen taraf olmaya aday kişilerdir.

Bay K.'nın amcası Karl, K.'nın davasını öğrenmiştir fakat K. ona, bunun sıradan bir dava olmadığını ve normal bir mahkeme önünde yargılanılmadığını dile getirmiştir. Amcası sanki böyle bir olayı daha önce yaşamış gibi tepki vermiş ve bu durumun daha da kötü olduğunu şu sözlerle söylemiştir. "bu kötü işte. Bu tür davalar öyle durduk yerde oluvermez, zamanla oluşur. Önceden belirtilerini görmüş olmalısın." der Bay K.'ya ve ona davasında yardımcı olması için Avukat Huld ile konuşmaya giderler. Bay K.'nın içinde bulunduğu bunalımdan haberdar olan amcası karşımıza "yol gösterici otoriter" olarak çıkıyor. 

Avukat Huld; hasta döşeğinde, yorgun düşmüş, yaşlıca bir adamdır. Hizmetçisi Leni ise avukatın müvekkillerini baştan çıkaran bir kadındır. Leni ile Avukat arasında da garip bir ilişki vardır. Bay K. amcası ile birlikte Avukat Huld ile görüşürken Hizmetçi Leni, Bay K.'nın bir şekilde dikkatini çekmeyi başarır ve K'yı baştan çıkarır. Fakat tüm bunlardan en tuhafı, Leni'nin kurbağa gibi perdeli ellere sahip olmasıdır. K. ise bu duruma aldırmaz aksine bu onun daha çok hoşuna gider. Avukat Huld, adalet sisteminde yozlaşmış ve çürümüş "savunma anlayışı" nı temsil eder. Hizmetçi Leni ise yine "güç" denilen olguyu temsil ediyor olabilir. Müvekkillerini baştan çıkarması ile ilişkilendirilebilir bu durum. 

Fakat tüm bunların yanında olayın derinine indiğimizde farklı yorumlar da çıkarılabilir. Avukat Huld, "din" kavramını temsil ediyor olabilir. "Ne alaka be kardeşim!" dediğinizi duyar gibiyim. Avukat Huld'un "din" i temsil ettiği durumda Hizmetçi Leni ise "yasaklar ya da günahlar" ı temsil ediyor. Öyle ki, Bay K.'yı baştan çıkarıyor ve inancına odaklanmasını ve davasıyla ilgilenmesinin önüne geçiyor. Kurbağa gibi perdeli ellere gelecek olursak "kurbağa", dünya çevresinde birçok gelenekte "dönüşüm, başkalaşım, yeniden doğuş, yenilenme" gibi kavramları temsil ediyor. Franz Kafka'nın "Dönüşüm" adlı bir romanı olduğunu unutmamak gerek. Bu sahne sanırım Franz Kafka'nın yasaklara ve günahlara karşı bir yorumu. Din'in yasakladığı ve günah addettiği şeyler aslında yeniden doğmamıza ve yenilenmemize sebebiyet verebilir. Kabul ediyorum ki bu biraz uç noktada yapılmış bir yorum.  Bu yorumumu biraz daha ileride daha iyi açıklayacağım. 

Hizmetçi Leni başka bir odada Bay K. ile birlikte iken, duvarda asılı tahtta oturan bir sorgu yargıcı tablosu K.'nın dikkatini çeker. Tablodaki sorgu yargıcı çok ciddi ve önemli biriymiş gibidir. Fakat Leni tablodaki sorgu yargıcı hakkında şu sözleri söyler "aslında o oturduğu bir taht değil mutfak sandalyesi üzerine örtü atılmış. Sorgu yargıcı da göründüğünün aksine pek ufak tefektir." Buradan da anlaşılacağı üzere; yargıçlar veya mahkemler bizlere gösterildiği gibi asil ve heybetli değildirler. Her biri asil numarası oynayan, iki yüzlü, yozlaşmış merciilerdir. 

Bay K. savunma dilekçesini kendi yazmaya karar verir. Avukat'ın sürekli kendinden bahsetmesi, sıkıcı ve faydasız konuşması K.'ya bu kararı verdirten etken oldu. Burada da adalet sisteminde avukat rolünü oynayan kişilere ufak bir iğneleme söz konusu.

Merceği büyütecek olursak ve olaya yüzeysel yaklaşmazsak, Bay K. kafasının içindeki dava ile kendisi ilgilenecekti. Herhangi bir avukatın yardımını almayacaktı. Yani, Bay K.'nın kendi davasında herhangi bir dinin ya da inancın yardımını almayacağı bunun sebebinin de dinlerin daha doğrusu tanrıların sürekli kendilerinden bahsetmesi, faydalarının dokunmaması buna etki eden sebeptir. 

Bay K. daha sonra Titorelli adında bir ressamdan davası hakkında yardımcı olması için yardım istemeye gider. Titorelli, mahkemede resmi bir konumu olmamasına rağmen nüfuz sahibidir ve birçok yargıç üzerinde sözü geçer. Bay K.'nın Titorelli ile bire bir görüşmesi oldukça zordur. Bunun sebebi, Ressam'ı bir türlü rahat bırakmayan ve etrafında dolaşan küçük kız çocuklarıdır. Dikkat çeken nokta, neden erkek çocuğun olmamasıdır. Daha önceleri de karşımıza çıkan kadınlar genellikle "güç" kavramını temsil etmişlerdi. Burada da değişmiyor ve küçük kız çocukları da "güç" ü temsil ediyor. Fakat bu öncekilerin aksine, yozlaşmış ve çürümüş bir "güç" değildir. Daha saf, temiz ve güzel olana adanmış bir "güç" kavramıdır. Öyle ki, yozlaşmış yargıçların ve nüfuz sahibi kokuşmuş kişilerin koynunda olmak yerine ressamın etrafında dolaşmayı tercih ederler. Yani "dava" romanında Franz Kafka, gücü sadece kötülerin elinde bulunan bir kavram olarak göstermemiş; iyilerinde buna sahip olabileceğini alegorik olarak anlatmaya çalışmıştır.

En etkileyici kısım şüphesiz ki, Titorelli ile Bay K.'nın diyaloğudur. Titorelli, Bay K.'ya davası için üç seçenek sunar: Gerçek beraat, görünüşte beraat ve devamlı erteleme. Titorelli'nin anlattıklarına göre gerçek beraat, gerçekleşmesi imkansız bir seçenek. Gerçek beraatin daha önceleri gerçekleştiğine dair bazı efsaneler olduğunu söylemesi ise oldukça sağlam bir iğneleme. Görünüşte beraat ise güvenilir olmayan bir seçenek. Titorelli'nin anlattığına göre kişi beraat etse de eve giderken tekrar tutuklanması mümkün. Devamlı ertelemede ise kişi tekrar tutuklanmıyor fakat sanığın mahkeme ile sürekli irtibat halinde olması gerekiyor. 

Bu kısımda, Titorelli "sanat ve sanatçı" yı temsil ediyor. Mahkemede resmi bir konumu olmamasına rağmen nüfuz sahibi olması ve mahkeme üzerinde söz hakkı olması, sanatın ve sanatçının büyüklüğüne ve önemine yapılan bir atıf. Öyle ki sanatçı ve mahkeme ilişki içerisindedir. Titorelli'nin yargıçların portelerini yapması, Mahkeme'yi Titorelli'ye muhtaç bırakan durumdur. Sanat ve sanatçı olmasa adaletin de, hukukun da, mahkemenin de, sanığın da vay haline! 

Titorelli'nin Bay K.'ya sunduğu seçeneklerin ne anlam ifade ettiğine merceği büyüterek bakacak olursak: Gerçek beraat, bireyin içinde bulunduğu davadan hatta büyük buhrandan tamamen kurtulmuş ve özgürlüğe kavuşmuş olmasıdır. Öyle ki, Titorelli geçmişte böyle bir şeyin sadece efsanelerle var olduğunu söylemişti. Kimsenin böyle bir hayat davasında özgürlüğüne kavuşması mümkün değildir, daha önce bunu başardığına inandığımız insanlar olsa da. Görünüşte beraat, bireyin davasından kendisini kurtarması fakat bu davaya her an tekrar yakalanabilecek olmasıdır. Devamlı erteleme ise, kişi içinde bulunduğu buhrana tekrar ve tekrar girmiyor fakat o buhrandan kurtulamıyor da. Yaptığı tek şey kafasındaki sesleri dinlemeyi ertelemek. Aslında bu kısım, romanın tamamını özetler nitelikte. Bay K.'nın evine gelen memurların Bay K.'yı tutukladıklarını söyledikten sonra evi terk etmeleri ve Bay K.'nın hayatına olduğu yerden devam etmesi aslında bir yandan devamlı erteleme gibi. Bay K. kendisini tutuklayan memurları yani korkularını başından def edip işine gitse de, korkuları tekrar gelecek ve Bay K.'yı rahatsız edecektir. 

Bay K.'nın kendisine yol göstermesi için,  "din" olarak sembolize ettiğimiz Avukat Huld yerine "sanat ve sanatçı" olarak sembolize ettiğimiz Ressam Titorelli'den yardım istemesi ince bir ayrıntıdır.

Bay K. avukatı azletmek için yola koyulur. Avukat'ın evine gittiğinde Block adında bir iş adamının Hizmetçi Leni ile birlikte olduğunu da görür. Leni ise, Bay K.'ya bu durumu kıskanmaması gerektiğini, Block ile önemli bir müvekkil olduğu için ilgilendiğini söyler. Daha sonra Block ve Bay K. birbirlerine birer sır verirler. Block, başka avukatlarının da olduğunu söyler. Bay K. ise avukatı azledeceğini. Block'un bu duruma gereğinden fazla tepki vermesi, "azletmek" konusunu daha da ilgi çekici kılıyor. Bay K. avukatı azlettiğini söyledikten sonra avukat, Bay K.'nın bu tutumunu onun çok iyi muamele görmesine bağlıyor. Diğer sanıklara yapılan muameleyi göstermek için Block'u yanına çağırıyor ve önünde diz çöktürüyor. Avukat Huld ile Block arasında avukat ve müvekkil ilişkisinden çok sahip ve köle ilişkisi apaçık görülen bir durum. Avukat'ın önünde diz çöken, ona gereğinden fazla liyakat gösteren Block, Bay K.'yı oldukça sinirlendiriyor. Avukat, Block'a tüm gün ne yaptığını sorduğunda, Hizmetçi Leni onun adına "vaktini, ona verdiğin hukuki evrakları okuyarak geçirdi" diye cevap verir.  Avukat, "okuduklarını anladın mı?" diye sorduğunda ise Block "bilemiyorum" der. 

Avukat, Block için "tanrı" gibi bir şeydir. Zaten avukatı önceki cümlelerde "din" olarak sembolize etmiştik. Avukat Huld'un onun için bu kadar vazgeçilmez olmasının en önemli sebeplerinden birisi Hizmetçi Leni olabilir. Daha önce karşımıza "günah ve yasak" kavramı olarak karşımıza çıkan Leni, burada ise Avukat'ın yani Din'in hatta Block'un gözünden bakacak olursak Tanrı'nın müvekkiline karşı yani kuluna karşı kullandığı silahtır. Hizmetçi Leni ile ilişkiye girmesi ve ondan yararlanması, Block'un gözünde Avukat'ın daha da vazgeçilmez olmasını sağlıyor. Dinlerin ve Tanrının, bazı şeyleri, örneğin cinselliği, işine geldiklerinde günah işine geldiklerinde ödül olarak kullanması bu durum ile ilişkilendirilebilir. Öyle ki, Leni hem "günah" ı hem de "ödül" ü temsil ediyor olabilir. Bay K.'yı baştan çıkardığında, Bay K.'nın davasına odaklanmasına engel olmuş ve günah kavramına bürünmüştü. Block ile ilişkiye girdiğinde ise onun avukata  daha çok bağlanmasına hatta ve hatta kölesi olacak kadar kıvama getirmesinde "ödül" kavramına bürünmüştür. Block'un hem başka avukatlara sahip olması hem de Avukat Huld'a bu denli bağlı olması ne derece iki yüzlü bir insan olduğunu gösterir. Bay K. ise avukatı azledeceğini söyleyerek aslında tanrıyı terk etme kararı almıştır. Bu yüzdendir ki, Block bu duruma çok şaşırmış ve Leni ile ikisi ona müdahale etmeye çalışmıştır. Şu nokta çok ilginçtir : Avukat, Block'a tüm gün ne yaptığını sormuştu yani tanrı, kuluna tüm gün ne yaptığını sorar. Kulu ise tüm gün onun kitaplarını okumuştur fakat okuduklarından ne anladığı sorulduğunda ise "bilemiyorum" demiştir. 

Bay K.'nın katedralde hapishane papazı ile konuştuğu sahne kitabın en çarpıcı kısımlarından birisidir. Papaz'ın anlattığı hikaye ise okuyucuya yumruk etkisi gösteren kısımdır. Gelin o hikayeyi kısaca hatırlayalım: 

Kanuna açılan kapının önünde bir bekçi durur. Bir gün taşradan bir adam gelir ve içeri girmek ister. Bekçi giremeyeceğini söyler. Adam "peki daha sonra?" der. Bekçi "belki, ama şimdi değil" diye yanıtlar. Bekçi şunu da ekler "benden izin almadan girmeyi bir dene istersen. Ben sadece en alt kademedeki  bekçiyim. Her salonda bir öncekinden daha güçlü bir bekçi var." Günler geçer, haftalar geçer, aylar geçer. Taşralı adam yıllarca kapının önünde bekler. Artık ihtiyarlaşmaya başlamıştır ve harap düşmüştür. Taşralı adamın gözleri zayıflar ve karanlığın içinden kanuna giden kapıdan bir ışıltı geldiğini görür. Çok geçmeden ölecektir ama zihninde. Bekçi'ye bir soru sormak ister. Bekçi sorabileceğini söyler. "Neden onca sene boyunca benden başka kimse giriş izni istemedi?" der taşralı adam. Bekçi ise şu cevabı verir "buraya başka kimse giremez. Bu kapı sadece senin içindi." der ve kapıyı kapatır. 

Bay K. taşralı adamın bekçi tarafından kandırıldığını söyler ama Papaz karşı çıkarak bekçinin de kandırılmış olabileceğini söyler. Dünyadaki hiyerarşik sistem Franz Kafka tarafından çok güzel özetlenmiştir aslında. Bizim için var olan, bize ait olan haklarımızdan yararlanamıyoruz. Bu haklarımızdan yararlanmamızın önüne geçen birileri var. Üstelik bu kişileri alt etsek bile bir sonraki kişi bizler için daha büyük bir engel olacak. Ne zamanki umudumuzu kaybediyor, tıpkı taşralı adam gibi zihnen ölüyoruz, o zaman gerçekleri öğreniyor ve görüyoruz. İlk başta taşralı adama şimdi giremeyeceğini ama belki daha sonra girebileceğini söyleyen bekçi yıllar sonra o kapının sadece adam için olduğunu söylüyor ve kapıyı kapatıyor. Öyle ki, bekçi de birileri tarafından yönetiliyor ve taşralı adama verdiği cevaplar farklılık gösteriyor. Toplumun alt tabakalarındaki yetkili merciiler de daha büyük güçler tarafından kontrol ediliyor. 

Eğer bu hikayeye farklı bir bakış açısı ile bakacak olursak, taşralı adamın geçmek istediği kapıyı "kader" olarak nitelendirebiliriz. Kaderimiz bize ait, bizden başkası gerçekleştiremez fakat ne yazık ki biz de gerçekleştiremeyiz. Kaderimizi belirlememizin önüne geçen çok büyük engeller söz konusu. Birileri özgür olduğumuzu, istediğimiz hayatı yaşayabileceğimizi söylese de bekçileri önümüzden çekmiyor. 

Hapishane papazı ise Bay K.'nın içindeki tanrı sesi gibi bir şey. Ona ses veriyor, yol gösteriyor, bir iyi davranıyor , bir kötü davranyor. Şu diyalog sıradan gibi görünse de özünde derinlik var:

Bay K. katedralden çıkmak ister. Belki de içindeki tanrının huzurundan çıkmak ister. Papaz "çıkmak mı istiyorsun?" der. Bay K. ise "karanlıkta tek başıma yolumu bulabileceğimi sanmıyorum." der ve papaz yol gösterir, eşlik etmez. 

Bay K. bir yıl sonra tekrar iki yabancı tarafından tekrar tutuklanır. Yabancılar bu sefer farklı kılıktadır. Aktör gibi ya da tiyatro oyuncusu gibi. Kılıklar, şekiller değişmiştir ama zihniyet aynıdır. K. bir an komşusu Bayan Bürstner'i görür gibi olur. Yardım istemeyi düşünür ama sonra vazgeçer. Bunun artık bir önemi yoktur. Dünya öyle yozlaşmıştır ki, kimseden medet ummanın bir faydası yoktur. Bay K. iki yabancı tarafından uzak bir taş ocağında öldürülmeden önce bir ev ve o evin penceresinden karanlık bir silüetin yardım etmek ister gibi kendisine baktığını görür. Bu bir umuttur. Geleceğe dair bir umut... 

İncelememizi Kafka'dan bir aforizma ile bitirelim :

"Özgür ve yeryüzünde kendini güvende duyumsayan bir yurttaştır o. Dünyanın her yerine erişmesini sağlayacak uzunlukta bir zincire bağlıdır. Zincir, hiçbir şeyin onu yeryüzünün sınırlarından öteye sürüklemesine izin vermeyecek uzunluktadır. Fakat aynı anda, özgür ve gökyüzünde kendini güvende hisseden bir yurttaştır o. Çünkü ilkinin benzeri, göksel bir zincire de bağlıdır. Yeryüzüne inmeye çalışınca göksel zincirin tasması asılı tutar onu, gökyüzüne çıkmaya mı kalkıştı, bu kez yeryüzü zinciri tutar. Ne var ki, giderek bu zincirlenişi, zincirle ilk tanışmasındaki hatasına bağlar." 


interactive connection



Bu İçeriğe Tepki Ver (en fazla 3 tepki)