''Bir gün hayatımın nasıl bir roman olduğunu anlayacaksın.''

George Perec

GİRİŞ: Kaybolmayı tanımlama.

Kaybolmak metafizik olarak mümkündü. İnsan kaybolmuyordu. Belki de olamıyordu. Çünkü insan metafizikten artık anlamıyordu. Anlamaya çalışsa da beceremiyordu. İçinde bir yere yerleşmiş bir gruba ait olma hissi ve insan üzerindeki deneysel toplumsal birey tasarıları buna izin vermiyordu. Bu yüzden bu yazı dizisinde bu tarz laflarlar edilmeyecektir. Bu yazı dizisinde tamamen, bir insanın kaybolmasını hedeflemesi, kaybolma aşaması ve devamındaki kayboluş anlatılacaktır. Anton Ssliharf'in başından geçenlere benzer, ona tam aksi bir tavır olaraksa içinde 'e' bulunan laflar edilecektir. ''Hiçbir şeyi hatırlamak istemiyordu...'' '' Anahtarı almadan evden çıktı. Eve kendi anahtarıyla girmeyi hiç sevmezdi..'' ''Rüzgar esmiyordu da, her şey yüzüne vuruyordu...'' '' Eksik olan neydi hayatında? Kendisi mi?'' gibi mütemadiyen, safi, saf bir kayboluş anlatılacaktır. Kaybolmak için yola çıkanlar, kaybolma planları yapanlar, kaybolmaya girişmişler ve kaybolmuşlar içindeki bu dünyanın dönmeyi unutması anlatılacaktır. Bilmenin hiçbir şekilde kaybolmuşluğa ve kaybolacaklara faydası olmadığını öğrendiğinde henüz 21 yaşında olan  genç bir oğlanın hikayesi anlatılacaktır. Kimse bilenin suratına bakmıyor, bakmak için bir takım somut güzellikler arıyordu. Bilmek ikinci planda kalmış bir eski çocuk oyunuydu...

Bazı şeyler hiç değişmiyordu, bazı şeyler değişiyordu. Zaman içinde kendini olduğu gibi tutmayı başaran ve zamanın gereklilikleri için kendini hep yenileyen şeyler vardı. Kaybolanlar genelde ilk gruba dahildi. Kapıldıkları anlama, bilme, keşfetme arzusu içinde yaşayıp gitmekten korkuyor; belli bir kısma yaftalanmak peşinde koşmaktan da iğreniyorlardı. Zamanın akıyor olması bir değişimi gerektirmiyordu. Tüm varlıklar olduğu gibi kalıyorlardı. Değişimin kendisi onlar için, tamamen bir toplumsal moda meselesiydi. Herkes nerede daha çok kendini gösterebiliyorsa orada olmak istiyordu. Hep akla ismi buna çok benzer bir kitabı getiren yapay insanlar barındırıyordu bu alanlar. Bu iğrenti, zamanla kendini bir pişmanlığa ve vicdan muhasebesine bırakıyordu. Kaybolanlar, bu bilme arzusu dertlerinin, insan yaşamının ilk dönemlerinde çok fazla iş yapmadığından; Kaybolanların bilgi, keşif, hakikat arayışları yerini insanlarla bir takım ilişkiler kurmak ve kaybolanların kaçınılmaz yalnızlığından kurtulmaya bırakıyordu. İşte karakterimizin dönüm noktası ya da -bir film olsa hayatı- başlangıç noktası olduğu sahne burada başlıyordu. Kendini birilerine sevdirmek, birileriyle sohbet etmek, kendini anlatmak ve başkalarını anlamak istediği an ile kendi içindeki kitapların ve birikimin patlamalarıyla ''anlaşılamama''ya başlaması arasında savrulurken; ikisini de tam olarak beceremeyip bocalama dönemiyle hayat başlıyordu. Sınırlarını nereye çizeceği, bu sınırların neleri geçirken neleri ise mat kabul edeceğini anlamaya başlayacağı dönemdi. Zaten bütün problem, birbirinden farklı olan insanların kendi olarak var olamayıp, birbirlerine benzemesiyle başlıyordu..

     


interactive connection



Bu İçeriğe Tepki Ver (en fazla 3 tepki)


Bunları da görmek isteyebilirsin!