Öykü.

Yine o bankta oturmuş çay içiyorum. Burası şehrin kalbi olan Çark Caddesi'nin huzur bulabildiğim tek köşesi. O cadde ki şehrin sakinleri, yüzyılın en büyük depreminde yarısı yıkılmışken bile enkazından kalan bozuk yollarını dahi terk etmeyip turlamaya devam ettiler. Onlara göre cadde mücevher gibi, değerini hiçbir zaman kaybetmez. Asrın başında zengin konakları sıralanmışken sonrası bilindik hikâye. Üç deprem ve her seferinde yeni bir başlangıç. Son sarsıntıda sağ kalan hasarlı yüksek binaların çevresi şimdilerde altı dükkan, üstü ofis yeni yapılar ve bunları kiralayan büyük markalar. Son konağı da beş yıl önce masum bir yangınla kaybettik kaybedeli şehrin bu bölümünde ruh falan kalmadı. Beyoğlu İstiklâl gibi trafiğe kapalı, yürümesi hoş belki; ama tarih kokmuyor. Caddenin tek eski yapısı kalan Şerefiye Cami'nin şadırvan avlusuna sırtımı dayayıp çay yudumlamak acımı biraz olsun hafifletebiliyor. Böylesi muhafazakâr toplum içinde benim gibi marjinal bir tipin huzuru bu köşede bulabilmesi ayrı bir ironi konusu tabii. Nostaljik esen rüzgârın altında tadı, rengi ve fiyatı güzel çayı keşfetmiş olmak, üstün başarı oldu doğrusu. Hem bardağı hem de verdiği huzur çok büyük: Sadece 75 kuruş...

İşte o bankta ikinci çayımı da söyledim. Civarda kulaklıklı cep telefonlarıyla müzik dinleyen gençlere koca tespihli amcaların bakışlarını seyre dalmışken camiden orta boylu, yaşlıca, başı hafif sağa dönük, gözlüklü bir amcanın çıkışına gözüm takıldı. Elinde taşıdığı oldukça uzun şemsiyeyi baston niyetine kullanıyor, öylece yürüyordu: Dikkatli ve ağır aksak. Önce sağ yöne caddenin kalabalık tarafına baktı ve ani  kararla sola dönüp ilerlerken bir ses işitince duraladı: "Selamün aleyküm nişancı." Nişancı da ne alaka? Amca bildiğimiz kör gibi; ama kulak kabartmakta fayda var:

~Ne kadar oldu görüşmeyeli?

~Aleyküm selam. Bir ay oldu herhalde.

~Yine çıkmışsın gezmeye.

~Hanım pazarda. Ben de öğleyi eda ettim. Sen nasılsın?

~Allah kabul etsin. Çay söyleyim sana.

İşaret ile orta parmağını karşıya gösterip devam etti:

~Eee nişancı. Kocadık be.

~Buna da şükür. Ne yapacan?

Sohbet süre dursun, amcamın dik duruşu ve yan gözlerle bakışı tezimi güçlendirmişti. Sanırım tek gözü görmüyordu ancak lakabının "Nişancı" olması da merakımı katlamıştı . Derken bir telefon geldi ve beriki vedalaşıp kalabalığa dalınca amcam mırıldandı: "Yine hesabı ödemeden kaçtı pinti Salim." İster istemez gülümseyince bakışlarını bir anda üzerimde hissettim:

~Sen de duydun mu?

~Evet amca. Ne yaparsın? Kimisi böyle.

~ Ayda bir kez çarşıya iniyorum onda da Salim denk geliyor. Elbet ısmarlatacağım o çayı.

Şaşkınlığını üzüntüye çevirdiğini sezdiğimde cevap verdim:

~Nişancı Amca. Çaylar benden.

Keyfi yerine geldi. Aramızda koyu bir sohbet başladı. Askerde keskin nişancıymış. Tek gözünü Kıbrıs Savaşı'nda kaybetmiş. Madalyaları dahi varmış. Aslında kundura tamir etmiş yıllarca; ama lakabı nişancı kalmış. Diğer gözüne de hastalık inince mesleğini yapamamış. İki çocuğundan kızını çok seviyor belli. Zira konu oğlana gelince daralıyor ve devamında "Ah o oğlan yok mu? Hâlâ uğraşırız onunla evlat" derken o gözleri tamamen kapanıyor. Oğlanın kredi kartları, diğer borçlar derken evini satmak zorunda kalmış. Oysa gül kızı öyle mi ki? "Kızın varsa ihtiyarlığın garanti derler ya evlat. Doğruymuş. Olmasa ne yapardık bilmem." Yeni borç takılmazsa emekli ve gazi maaşları hanımıyla ona yetermiş pekâlâ.

Üçüncü çayları söyleyince bana doğru dönerek:

~Sen neler yaparsın? Anlat bakalım.

~Hiç amca.

Hiç. İş sorulduğunda herkese söyleyebildiğim koca bir hiç. Utanmakla sıkılmak arası bir mod bu. Üsteleyerek:

~ Hiç ne demek? Ne yapıyorsun?

~İki üniversite bitirdim . Ne memur ne de işçi olabildim. Onun için hiç diyorum. Yoksa hayatımı kazanıyorum şükür.

Fena cevap değildi. Kendimi acındırmak köylü efendilerimizde işe yarayabilir; ancak ters teptiği lafın gelişinden anlaşıldı:

~Ben de öyle; ama açıktan. Kızı okuturken baktım bir şey yapamıyorum kendi kendime okurum onunla dedim. Orta ve liseyi dışarıdan bitirdim. Kızımla aynı bölümü okuduk; ama ben açıköğretim. Kimin notları yüksekse diğerine hediye alırdı. Hey gidi günler. Şimdi memur. Kocası da iyi. Torunu bir görsen? Ancak pes etmek olmaz. Bak bana. Birşeyler yapmalısın.

Baltayı taşa vurduğumu düşünürken "Yazarım" diye mırıldandım. Salt Faik gibi geçindiğimi ima ettim. Dik dik baktı:

~Nasıl kazanıyorsun peki?

~Yüz kelime makale beş lira, tam makale yirmi, yerel basında köşe yazısı elli lira.

~Elli mi? Kitap yazmıyor musun? Ya dergiler?

~Kısa öyküler yazıyorum. Her yazar gibi yayıncı arıyorum. Onlar üste para isterler.

~Bunlarla geçinmek zor evlat. Çoluk çocuk ne âlemde?

~Bekârım amca. Kısmet değilmiş. Bir de kirada evim var.

~Evli olsan oturmazdın bence. Hemen evlenmeni salık veririm. Uğruna çalışacağın bir amaç olsun.

Telefonu çaldı. Hanımıydı. İşi bitmiş olacak ki bizimki ayaklandı: "Gitmem lazım evlat görüşürüz." Kısa adımlarla karşıya yürüdü ve hâlime acımış olsa gerek, itirazlarıma rağmen hesabı ödedi. Kalabalık arasında kaybolup gitti.

Arkasından bir müddet bakakaldım. Gerçek ve hayat savaşlarını kazanabilmiş bu adam, görmeyen gözlerle bile beslediği umuda bakılırsa hedeflerini isabetle tutturabilmişti. Peki ya ben? Kör nişancıyı dinleyip önüme çıkan ilk izdivaca yelken mi açmalı veyahut aşkı beklerken yaşadığım yalnızlığa sabırla devam mı etmeli? Nereyi nişanlamalı sizce?...

H.MUTAFLAR

(24/04/2017)

Bu İçeriğe Tepki Ver (en fazla 3 tepki)


BUNLARI DA GÖRMEK İSTEYEBİLİRSİN!

Facebook Yorumları