Hayatı, edebiyatı, şiiri içeriden kavramak....

Prof. Dr. Cemal Kurnaz ile Divan Şiirine İçeriden Bakmak

Prof. Dr. Cemal Kurnaz ile Divan Şiirine İçeriden Bakmak

1. Divan Edebiyatı’yla tanışmanız nasıl oldu? Özellikle Divan Edebiyatı’na ilgi duymanızda hangi tecrübeleriniz ve kimler etkili oldu?

Ben bir köy çocuğuyum, on bir yaşında Antalya, Aksu İlköğretmen Okulu’na yatılı olarak başladım. O yıllarda bize öğretilen edebiyat şu idi: Osmanlı Dönemi’nde bir büyük halk kitlesi vardı, bir de halk olmayanlar, yöneticiler vardır. Bu yöneticiler sarayda yatıp kalkarlardı. Onlara kasideler yazan, onları övmekle yükümlü olan Divan şairleri de sarayda yatıp kalkarlardı, asla surların dışına çıkıp halk ile görüşmezlerdi. Onların edebiyatı Arapça, Farsça, Türkçe karışık yapay bir dil olan Osmanlıca idi. Halk bunları anlamazdı. Bizim edebiyatımız büyük kitle olan halkımızın edebiyatı idi. Halk olmayanların edebiyatlarından bize neydi, biz böyle yetişmiştik öğretmen okulunda.

Ben, 1974 Haziran’ında Urfa’ya ilkokul öğretmeni olarak tayin oldum. Çok idealist bir öğretmendim. Bütün arkadaşlarım gibi. Son sınıfta üç tercih hakkı verilmişti. Cetveli İskenderun ve Sinop üzerine koyup doğudan üç il seçmek için yarışmıştık, bir karnaval havası içinde. Ben, tercihim olan Urfa’ya tayin oldum. Çok idealistik, bir mum gibi eriyecek etrafı aydınlatacaktık. Belki gittiğimiz köyde bir okul bile olmayacaktı; ahırı temizleyecektik, kendimiz sıraları çakıp okul yapacaktık.  Böyle ideal duygularla gittik. Urfa’ya varınca bir şok yaşadım, ben. Urfa’da dilencilerin Fuzûlî’den gazeller okuyarak dilendiklerini gördüm. Çok şaşırdım. Bu bana öğretilenlerle uyuşmuyordu. Ben orayı bir mum gibi eriyip aydınlatmaya gidiyordum; ama bu ne ola ki diye kendi kendime sordum bir anlam veremedim. Cumhuriyetin ellinci yılında Ankara’dan, İstanbul’dan bu kadar uzakta Urfa’da bu dilencilere bunu kim öğretmiş olabilir ki? Ben onları bilmiyordum. Onların bilebileceğine de ihtimal vermiyordum. Biraz gezdik, dolaştık birkaç gün. Bir tuvalet bekçisiyle tanıştım. Adı Mustafa, soyadını söylemeyelim. Yirmi altı yaşında bir genç. On üç yaşında bir kızla evlendirmişler, kız bir hafta sonra ölmüş. Mustafa’yla ahbap olduk. Çıkarıyor cüzdandan fotoğrafını gösteriyor, ağlıyor Mustafa: “Her perşembe boy abdestimi alırım, elbisemi giyerim, tıraşımı olurum, ziyaret ederim.” hocam diyor, ağlıyor Mustafa. Mustafa bana peş peşe Nâbî’den bir gazeller okudu. Bir gazeller okudu. Yer yarılsa girecektim. Mustafa, sen bunları nereden biliyorsun yahu dedim. “Hocam, burada herkes bilir bunları.” dedi. Şaştım kaldım. Ben onları bilmiyordum. Halkın bilebileceğine de ihtimal vermiyordum. Bana öğretilenlerle çelişiyordu. Sonra kader ağlarını ördü. Ben ilk tercihim olan Hacettepe edebiyat bölümünü kazandım. Edebiyat bölümünü okurken hep aklımda Urfa’daki bu yaşadıklarım vardı. Bu sorulara cevap aradım. Hacettepe edebiyat bölümünde çok değerli hocalarımız oldu. Rahmetli Âmil Çelebioğlu bize Divan Edebiyatı’nın kapılarını açtı. Sevdirdi…

Divan Edebiyatı’yla tanışmam Âmil Çelebioğlu sayesinde oldu. Mezun olunca okulu birincilikle bitirdin dediler. 600 sayfalık bir mezuniyet tezi yapmıştım yazmalara dayalı. Beni Osmanlıca okutmak üzere bölüme aldılar. Bölüm başkanımız Şükrü Elçin’di. Rahmetle ve minnetle anıyorum. Ondan sonra Âmil Çelebioğlu’yla master ve doktora tezleri yaparken aradığım soruların cevaplarını bulamaya başladım. Bir yandan okuyor idim. Türk Edebiyatı bir bütündü. Gayet tabii ki kendi içinde değişik dönemlerin alt başlıklar oluşturacak, alt edebiyat gruplarının oluşması bir gerçeklikti. Ama bir Anonim Halk Edebiyatı vardı, bir Âşık Edebiyatı vardı, bir İkinci Yeni Edebiyatı vardı, Tanzimat Edebiyatı vardı; ama bunlar, diyelim ki bir Fransız Edebiyatı’yla karşı karşıya geldiğinde aralarındaki farklılıklar ortadan kalkıp yekpare bütün bir Türk Edebiyatı olarak görünüyordu. Halk Edebiyatı ile Divan Edebiyatı arasında bir husumet yoktu, aralarında bir uçurum yoktu. Ben, bunun açıklamasını ilerleyen dönemlerde Yahya Kemal’de, Erol Güngör’de, Cemil Meriç’te gördüm. Düşüncelerimi, duygularımı netleştirdim. Türk Edebiyatı bir bütündü. Ama zaman içinde halk ile klasik kültür arasında karşılıklı etkileşimler oldu. Alışverişler oldu ve ara örnekler ortaya çıktı. Mesela şöyle düşünelim: Mahalli –yöresel- inşaat ustası –mimar- gitti İstanbul’daki yalıları, konakları gördü. Onun benzerini döndüğü yerde şehrinde yapmak istedi. Cami gördü, Sinan’ı gördü yapmak istedi. Ama o bir Sinan değildi. O, o yöreye ait bir sanatçı idi. Kendi yöresinin kültürünü, alışkanlıklarını, geleneklerini, malzemesini kullanarak Sinan’a özenen eserler yaptı. Yalılara, köşklere benzer mimari eserler yaptı. O, Safranbolu oldu, Safranbolu evleri oldu; Kütahya evleri oldu, Edirne evleri oldu. Bunlar aynı zamanda musikide de kendini gösterdi. Diyarbakır türküsü oldu, Erzurum türküsü oldu, Harput türküsü oldu, Edirne türküsü oldu, Kütahya türküsü oldu. Mesela Yılmaz Öztuna diyor ki: “Rumeli türkülerinin her birisi, Dede Efendi gibi bir sanatçı elinden çıkmış kadar güçlü bestelerdir.” Bu nasıl oldu? Tanpınar, bunlara mahalli klasik diyor. Mahalli klasik, o zaman Urfa’da yaşadıklarımı ben anlamaya başladım. Yani anonim halk türküleri var; halk şiirleri, manileri, bilmeceleri var; türküleri var. Bunlar dağ başlarında kendiliğinden yetişmiş sevimli kır çiçekleri gibi. Ama bir de o yörede şehirli türküler var, şehirli mimari olduğu gibi. Bunlar o şehrin üslubunu yansıtan mahalli klasik diyebileceğimiz ara örneklerdir. O zaman anlıyoruz ki klasik ile halk arasında büyük bir uçurum yok. Ara örneklerle birbirine bağlanan, geçişkenliği sağlayan bir kültür söz konusu. Yani edebiyatımız bir bütün. Bunu ben bir büyük şehir gibi tasavvur ediyorum. Meydanları var, ana caddeleri var, ara sokakları var, vesaire var. Aynı anda hem şehrin bütününü görüyoruz hem de yakından bakınca bunları görüyoruz. Yani Türk Edebiyatı’nın dönemlerini, alt gruplarını, alt başlıklarını bu şekilde açıklayabiliyoruz. Burada gayet tabii ki Divan Edebiyatı’nın çok büyük bir ağırlığı var ve ben onu Türkçenin gürül gürül aktığı bir büyük nehir gibi görüyorum. Türkçe orada işlenmiş, orada geliştirilmiş, orada en mükemmel şekilde ifadesini bulmuş. Bir an için Divan Edebiyatı’na ait bütün eserleri yakmış olsak, hafızamızdan silmiş olsak elimizde çok cılız, çok zayıf bir edebiyat kalır. Evet, onlar da çok değerlidir: Âşık Edebiyatı’mız da Anonim Edebiyatı’mız da çok değerlidir. Ama bir Divan Edebiyatı, Klasik Edebiyat olmadan Türk Edebiyatı’nı ifade etmek fevkalade zordur, diye düşünmekteyim. Divan Edebiyatı bundan sonra bizim için Âmil Çelebioğlu’yla tanıştıktan sonra master, doktora aşamasında çok daha öncelikli, daha önemli bir hâle geldi. Ama bana Urfa’nın o kısa sürelik hayatımızda öğrettiği çok şey oldu. Orada yaşadıklarım beni yönlendirdi.


2. Çalışmalarınız arasında sizin için özel bir yere sahip olan hangisidir?

Benim eserlerim arasında “Halk ve Divan Şiirinin Müşterekleri” çok özel bir yere sahiptir. Ben, Urfa’nın bana öğrettiği o bilgileri bu kitabımda topladım. Daha önce resmi bir bakış açısı olarak Divan Edebiyatı biraz hor görülen, bizim asıl edebiyatımız halkın edebiyatıdır, diyen bir yaklaşımı yansıyordu. Benim bu kitabımdan sonra bizim neslimiz diyelim çalışmalarımızda Divan Edebiyatı’nın itibarını iade etmiş olduk. Bu ancak eser vererek somut çalışmalarla olabilecek bir şeydir. Nutuk atarak şöyle böyle diyerek bunu halledemeyiz.


3. Akademik yayınlarınız içerisinde üzerinde en çok mesai harcadığınız hangisi oldu?

Akademik yayımlarım içerisinde en çok mesai harcadığım mutlaka doktora tezim olmuştur. Hayâlî Bey Divân’ın Tahlili’ni çalıştım ben. O günlerde bilgisayar teknolojisi yoktu maalesef. Beyitin içinde geçen unsurları tekrar tekrar her birisi için beyiti ve madde başını fişlemek gerekiyordu. 30.000 kadar fiş birikmişti. Bunları yazmak çok sıkıcı, çok zaman alıcı bir şeydir. Bu teknik bir çalışmadır. Bu tamamladıktan sonra bunları tasnif etmek gerekir. Önümüzde Ali Nihad Tarlan merhumun başlattığı ve Mehmet Çavuşoğlu, Harun Tolasa gibi öğrencileriyle daha da işleyip geliştirdiği bir sistematik divan tahlili planı, modeli vardı. Biz de onu esas alarak geliştirmeye gayret ettik. Tasniften sonra işimiz oturup onu metne dönüştürmek ve o unsurları kaynaklar ışığında açıklamaya gelmişti. Bu çok yorucu ve çok mesai harcamamı gerektiren bir çalışma oldu. Ama çok öğretici oldu. Divan şiirine içinden bakmak, o kelimelerle, kavramlarla onların kullanışlarıyla yüzleşmek, karşılaşmak; arka planlarını öğrenmek, sormak, soruşturmak ve kaynaklara gitmek orada Divan şiirini tanımamıza çok yardımcı oldu, çok öğretici oldu. 

4. Akademisyenlik hayatınızda sizi edebiyat araştırmaları açısından en çok zorlayan unsurlar neler oldu?

Akademik hayatımızda bizi en çok zorlayan unsurlar neler oldu? Sorusuna verebileceğim cevap şu olabilir: Maalesef günümüzde eski büyük hocalarımızın donanımlarına sahip değiliz. Onlar; Arapçayı, Farsçayı ve bir Batı dilini hakkıyla biliyorlardı ve onların kaynaklarına hâkimlerdi. Şimdilerde ise çok kolay master, çok kolay doktora, çok kolay yardımcı doçent olunuyor. Doçentlerimiz, profesörlerimiz çok; ama artık eskisi kadar yetkin âlimlerimiz yok. Bunun içine kendimi de katarak söylüyorum. Eski Türk Edebiyatı’nda âlimlere ihtiyacımız var. Çok aceleye gelmeden, aceleye getirmeden, unvan peşinden koşmadan dizini kırıp çalışacak Arapça, Farsça yabancı dil Batı dili gibi enstrümanları, donanımları elde etmiş çalışacak âlimlere ihtiyacımız var. Bu konuda kendi eksikliğimi zaman zaman hissettim. Bazı meslektaşlarımdan yardım aldım. Onların desteğine ihtiyaç duydum. Burada disiplinler arası çalışmanın, yardımlaşmanın önemi ortaya çıktı; ama keşke eski büyük hocalarımız kadar alt yapı donanım olarak hazırlıklı olabilseydik. Bunu söyleyebilirim.


5. Akademik yönünüz yanında şiirler yazdığınızı da bilmekteyiz. Gelecekte aruz/hece vezniyle şiirlerinizin yer aldığı yeni bir kitabınızı bekleyebilir miyiz?

Bizim kültürümüzde şiirin bir okulu yok. Bana göre şiirin okulu gurbettir. Türk milleti kadar gurbet duygusunu yoğun yaşayan başka bir millet olduğunu zannetmiyorum. Biz Orta Asya’dan, Moğolistan’dan, Ötüken’den yola çıktık, yüzyıllar boyunca yürüye yürüye nice coğrafyaları çiğneyerek Anadolu’ya geldik; Bosna’ya gittik, Viyana kapılarına dayandık. Bu şu demekti: Biz yurt edindiğimiz yerleri bıraka bıraka, arkamıza baka baka, İlahi kader öyle takdir ettiği için biz hep batıya doğru bir yürüyüş hâlinde geldik ve dolayısıyla o isimler koyduğumuz, hatıralarımızın olduğu, türküler yaktığımız o coğrafyaları, vatanları bıraka bıraka çekildik. İçimizde hep bir gurbet, ayrılık duygusu oldu. Onun için bizim gurbet türkülerimiz çok içlidir ve çok zengindir. Sonra imparatorluk tasfiye olunca o yurtları bırakarak Anadolu yaylasına çekildik. Yine orada hatıralarımız kaldı. Yine ağıtlarımız, ayrılık türkülerimiz oldu. Yine gurbet yine gurbet… Cumhuriyet… Yoksulluk, iş bulmak için gurbete gidenler, bu duyguyu hep besledi. Anadolu’da her evin kapısı gurbete bakar. “Yârim İstanbul’u mesken mi tuttun?” diye başlayan türküler budur ya. Sonra Almanya… Böyle olunca: “Vatanımdan ayırdılar bu dünyaya düştü gönül” diyen Yunus Emre’yi biz çok kolay anladık. Mevlânâ’nın, Mesnevi’nin başındaki o ney metaforunu anladık. Gurbeti bizim kadar kim bilebilirdi? Bu dünya gurbetini, metafizik boyutunu, yorumunu da anlamakta zorlanmadık.

Şiirin mektebi gurbettir. Her yatılı okul öğrencisi biraz şairdir, onun için. Biz de yatılı okulda karalayarak başladık işe. Şiirde benim bir hocam olmadı. Kütüphaneye dadanmıştım. Orada Cahit Öztelli’nin bir Yunus Divan’ı neşrettiğini gördüm. Yunus’un şiirlerini okudum. Onlardaki birtakım arkaik kelimelerin tadı bana değişik geldi. Onları bir köşeye not ettim. Onların geçtiği şiirler yazmaya çalıştım. 7’li ve 8’li hece ile Yunus yolunda şiirler yazdım. Yunus’u kendime örnek aldım. O tarihlerde Bahattin Karakoç’un Hareket Yayınları’ndan Seyran diye bir şiir kitabı çıkmıştı. Baktım 7’li ve 8’li hece ile koşmaya benzeyen; ama koşma gibi değil yedekli koşma gibi dörtlüklerin arasına ikişer mısra ilave ettiği, koşma üslubunda değil benzeyen; ama daha modern bir şiirler yazdığını gördüm. Ondan etkilendim. Ben de o yolda Yunus’un çeşnisini taşıyan yedekli koşmaya benzeyen veya koşmayı andıran dörtlüklerle şiirler denedim. Öğretmen okulunda idim. Bunlar Hareket dergisinde yayımlandı. Hareket dergisi, Nurettin Topçu’nun kurduğu, öğrencilerinin devam ettirdiği çok kaliteli bir dergiydi. Orada şiirlerim yayımlanınca baya havalı oldu. Yıllık şiir değerlendirmelerinde Yunus yolunda modern, yeni arayışların olduğuna dair değerlendirmeler, yorumlar oldu. Onlar beni doğrusu çok heveslendirdi, şevklendirdi. Şiire çok zaman ayırdım. Üniversiteye gelince rahmetli Âmil Hoca: “Divan şiirinin öğrenmenin yolu onu yazmaktır.” dedi. “Ben bu gece bir gazel yazdım, bir bakın bakalım nasıl olmuş?” dedi. Biz utana, sıkıla efendim çok güzel olmuş, dedik. “Haftaya siz de birer gazel yazıp gelin bakalım.” dedi. Biz hiç öyle bir şey yapmamıştık. Acemi acemi uğraştık, ettik orta mektep çocuğunun ev ödevi gibi getirip utana sıkıla. “İyi iyi fena değil, çalışırsan daha iyi olur.” diye bizi teşvik etti. Hakikaten bir süre sonra biz de eli ayağı düzgün gazeller yazmaya başladık. Hocanın ev ödevleriydi, bunlar. Böylece aruz nasıl kullanılır; kafiye nedir, nasıl kullanılır; edebî sanatlar nasıl kullanılır; Divan şiirinin mecazlar dünyası şiirde nasıl yer alır gibi bunları uygulayarak deneyerek yapmaya çalıştık. Böylece aruzla yazılmış şiirlerim ortaya çıktı.

Benim hayatımda önemli bir yeri var, Osman Yüksel Serdengeçti merhumun. Bir gün Hacı Bayram’da bir kitapçıda oturuyorduk. Ben, Hacettepe’de öğrenciydim. “Niyâzî-i Mısrî’yi okudun mu?” dedi. Hayır, okumadım henüz oraya gelmedi müfredat, dedim. “Yunus’tan sonra çok çoşkun bir şairdir.” dedi. Bana bazı şiirlerini okudu. Çok etkilendim. Onun üzerine bir Niyâzî Divan’ı aldım. Başladım ve çize çize okudum. Orada bir iki gazel beni çok etkiledi. Bir ev ödevi gibi Divan şiiri öğrenme çalışması gibi onları tahmis ettim. Bir tanesini Sergengeçti’ye ithaf ettim, onun için. “Varlığından soyunup üryan olan anlar bizi” diyor mesela. Bu çok müthiş, çarpıcı bir şey. “Yıkılır her yaneden viran olan anlar bizi” diyor mesela. Bunları tahmis ettim, böylece aruzla biraz haşır neşir olduk. Diğer taraftan biraz dergi çalışmaları oldu. Önce Ülkü Pınarı daha sonra Divan diye bir dergi çıkarıldı. Katkı sağladık, oralar çok öğretici oldu. Dergi çıkarmak iyi bir şeydir. İkinci bir okul oldu bizim için. Hecenin ritminden, söyleyişlerinden yararlanan serbest şiir çalışmalarım oldu. Böylece şiirle bir süre yolculuğumuz oldu. Ama akademik hayata başladıktan sonra şiir bana küstü. Ben ona yeteri kadar zaman ayıramadım. Akademik çalışmalar ağır bastı ve şiir bir hatıra olarak kaldı. İlk gençlik aşkı gibi kaldı. O bakımdan şiire dair gelecekte bir vaatte bulunamıyorum kendime. Zaman ne gösterir bilemiyorum; ama.

6. Edebiyat dışında ilgilendiğiniz bir sanat dalı var mı?

Edebiyat dışında ilgilendiğim bir sanat dalı yok maalesef. Keşke olabilseydi. Yani türküleri çok seviyorum. Onları adeta kutsal metinleri dinler gibi dinliyorum. Onlara çok değer veriyorum. Bir türkü dinlediğimde çok çarpıyor, yoruyor beni. Oradaki duygu yoğunluğunu her şeyi içinde hissediyorum sanki ilk defa o türkü zuhur ediyormuş gibi bir duygu ile dinliyorum. Onlardan çok şey öğreniyorum. Çünkü türkü dediğimiz şey millet korosudur. Orada konuşan millettir. “Halk denilen büyük denilen usta ne buyurmuş bu hususta” diye büyük bir söz var ya. Onlara kulak vermek gerekiyor. Umduğumuzdan çok daha zengin, öğretici bir kaynaktır türküler. Birazcık bağlama çalmaya gayret ediyorum. Ama çok amatörce.


7. Divan şiirinin klasik yönleri üzerinde durulur daha çok. Sizce Divan şiirinin alışılmışın dışında ilgi çekici yönleri nelerdir, Divan Edebiyatı’nın şu konusu/alanı üzerinde pek durulmuyor dediğiniz bir yönü var mı ve Divan şiiri adına çok isteyip de yapamadığınız bir çalışmanız veya hayaliniz oldu mu?

Divan şiirinin üstünde durulacak çok yönleri var. Hâlâ yapılacak çok iş var. Asıl metinlere yoğunlaşmak gerektiğini düşünüyorum. Divan şiirinin dili konusunda yapılacak çok şey olduğunu düşünüyorum. Dijital teknoloji, bilgisayar imkânları bu konuda çok kapsamlı, sistematik çalışmalara imkân verebilir. Benim yapmak isteyip de yapamadığım konulardan birisi budur. Kafamda birçok konu vardı. Bir kısmını tez olarak yaptı öğrencilerim. Onlar beni çok mutlu etti. Mesela “Divan şiirinde sosyal hayat” diye bir şey benim çok önemsediğim konulardan birisiydi. Çünkü bizim gençliğimizde Divan Edebiyatı halktan kopuktur, halkla ilişkisi yoktur, diye öğretmişlerdi. Oysaki böyle olmadığını görüyorduk. Bunun somut, elle tutulur çalışmalarla ortaya konması gerekiyordu. Hem benim öğrencilerim hem de İstanbul’da bazı arkadaşlar bu konuda çok güzel tezler yaptırdılar. Divan şiirinin toplum hayatı ile ilişkisini gösterdiler. Divan şiirinde tasavvuf konusu aklımda olan bir konuydu. Bir öğrencim onu çalıştı.

Divan şiirinin ses dünyası; Divan şiirinde ses, ahenk, ritim meselesi… Benim çalışmak istediğim konulardan birisiydi. Ama bunun için eski enerjim, eski heyecanım, eski zamanım kalmadığı için bunu bir öğrencim yaptı, “Bâkî’nin Ses Dünyası” adlı doktora tezi. Beni çok tatmin etti. Eminim ki bu model çalışma başka çalışacakların önünü açacaktır.

Çalışılmasını istediğim, çalıştırmak istediğim disiplinler arası bir çalışma olarak “Divan şiirinin dili” meselesi var. Bize Divan şairinin dilini, halk dilinden kopuk bir dil olduğu öğretildi. Oysaki bu çok doğru değildi. Bunun somut örneklerle ayrıntılı olarak ortaya koyulması gerekiyordu. Bizim dilimiz nasıl bir dil, kendimizin dili? Biz de herkes gibi bu çağdaki insanların konuştuğu dili konuşuyoruz. Ama bir makama gittiğimizde orada konuşurken önümüzü ilikliyoruz, üsluba dikkat ediyoruz. Daha farklı bir şekilde konuşuyoruz. Ama kahveye gidince dost meclisinde daha samimi, daha farklı bir dil tercih ediyoruz. Dilekçe yazarken farklı bir dil tercih ediyoruz. Özel mektupta başka bir dil tercih ediyoruz. Böyle… Divan şairi de “dibace”de farklı bir dil tercihine sahip kasidede farklı bir dil tercihine sahip hatta nesibi ayrı; maksudu, methiyesi ayrı; fahriyesi, duası ayrı bir dil tercihiyle karşımıza çıkıyor. Gazeller ayrı; murabbalar, şarkılar ayrı… O hâlde tek bir dil yok. O zaman bunun sistematik, ayrıntılı örnekleriyle, istatistiğiyle ortaya konması gerekiyor. Keşke böyle bir çalışma yapsanız. Ben de ölmeden görsem ne mutlu olurdum. Demek ki çok isteyip de yapamadığım konulardan birisi bu.


8. Divan şiirinin yeni nesillere sevdirilmesi noktasında neler yapılabilir? Bu husustaki düşünceleriniz nelerdir?

Divan şiirinin yeni nesillere sevdirilmesi çok kolay görünmüyor. Çünkü yeni nesiller onlara haksızlık yapmak istemem; ama edebiyatla çok iş dışlı değiller. Cumhuriyet Dönemi’nde yazılmış romanları bile artık sözlük yardımı olmadan okuyamaz hâle geldik. Bunun için yeni nesilleri suçlayabilir miyiz? Onları kim bu hâle getirdi? Bizler, neyi yanlış yaptık, eksik yaptık da bu böyle oldu? Bir öz eleştiri yapmamız gerekiyor. Önce edebiyatı sevdirmeliyiz. Yani o gençler; bir Cahit Sıtkı’yı, bir Tanpınar’ı ezberleyip seviyor mu ki? Önce edebiyatın zevkine vardırmalı. Ana dilin zevkine vardırmalı. Onun inceliklerini, güzelliklerini, onun estetik hazzını tattırmalı ki çocuk birkaç şiir ezberlemeyi; Sait Faik okumayı, Mustafa Kutlu okumayı bir zevk hâline getirsin. Bir ders zorunluluğu olmaktan çıkarak kendiliğinden yani işlendiği zaman elini kulağına atıp bir uzun hava okur gibi peş peşe bir iki şiir okuma ihtiyacı duysun. Bunu başarmamız gerekiyor. Bunun için edebiyata önem verildiğini göstermemiz gerekir. Edebiyatçının, edebiyatın bir itibarı yok ki… Çocuk bakıyor ki televizyona, hayata, bilmem neye… İyi ki arada bir şiir okuyan bir Cumhurbaşkanı’mız var. Onun dışında kim var? Yani şiirin hayatımızda bir yeri yok. Şairin bir değeri yok. Onlara önem verir hâle gelirsek, yeni nesiller de bunun hayatta bir karşılığı olduğunu görürse böylece ben de onlar gibi olayım duygusu oluşur. Bu sadece edebiyat öğretmenlerinin, edebiyat bölümlerinin başaracağı bir şey değil. Bu genel bir atmosferdir. Bunu herkes soluyor ve maalesef bu sonuç ortaya çıkıyor.


9. Günümüzdeki ve yakın zamandaki modern şairleri düşündüğümüzde tarz ve üslup olarak Fuzûlî, Nedîm, Şeyh Gâlib vb. şairlerden beslendiklerini düşündüğünüz oldu mu? Divan şiirinin engin deryasından istifade edenler hangileridir?

Yeni şairler, genç şairler; istiyoruz ki eski şairleri okusun ve onlardan beslensin. Bunun belli bir yolu, yöntemi yok. Bunu yapmaya çalışanların belki Sezai Karakoç gibi istisna olabilir. Onun dışındakilerin daha çok artistik olsun kabilinden bir iki unsuru alıp dekoratif unsur gibi şiire yerleştirdiğini, bir sentetik göz boyama çalışması gibi olduğunu, insanları içeriden kavramadığını yani bir zihni kurgu, çalışma sonucu olduğunu düşünüyorum. Onların da çok etkili olmadığı kanaatindeyim. Önemli olan içimize o kültürü koymaktır. İçimizi onunla beslemektir. Onu besleyeceksin ki içinde onu güncel, çağdaş, yeni bir şiire dönüştürürken bu içinden çıkacak, içinde olmadığı zaman ne çıkacak? İşte ne varsa o çıkıyor. Bunun belli bir yolu yok; ama asıl olan bugüne, yarına hitap edecek güncel, çağdaş, yeni şiirin geçmişle bağ kurmasını istiyorsak şairlerin önce içini iyi inşa etmek, iyi beslemek gerekiyor. Onlara bu zor yolu tarif etmek lazım. Önce kronolojik olarak Türk şiirini iyi okuyun. Hatmedin. İçinizi besleyin. O gelenek dönüşerek sizi çağdaş, modern, yepyeni bir şiire götürür. Ama eskiden esintiler olur, eskiye süreklilik duygusu olur. O, size güç katar. Demek gerekiyor. Bunu yapmaya çalışan şairler de vardır. İnşaallah onlar kalıcı olur.

Asıl şiirin hayatımızdaki eski ağırlığı kalmadı. Edebiyatın eski ağırlığı kalmadı. Bu iletişim teknolojisi,  medya, popüler olan birçok şey maalesef şiirin, edebiyatın gücünü biraz ikinci plana itti gibi. Ümit ederim ki eskiyi bilen, yeniyi inşa eden bilinçli, güçlü şairlerimiz olsun. Bizim ilkokul çağımızda Hasan Ali Yücel’in bir şiirini okurduk: “Eskiyi unut, yeni yolu tut, Türklüğe umut sen ol çocuğum” diye çocuk aklıyla biz ayaklarımızı yere vurarak heyecanla bağırarak bunları okurduk. Sonraki okumalarımızda öğrendik ki eskiyi unutmak mümkün değildir. Eski her adımda bize kendini hatırlatıp durur. Onun için eskiyi unutmadan yeni yollar tutmanın çaresine bakmalıdır. Eskiyi unutmadan… Bosna’ya bir ateş düşüyor, Bosna dönüp Ankara bakıyor. Nasıl unutacaksın eskiyi? Ben Osmanlı’dan hoşlanmıyorum. Divan şiirini sevmiyorum. Onları okumak istemiyorum. Osmanlı camilerini sevmiyorum. Süleymaniye’yi sevmiyorum. Önünden geçerken başını çevirip gidiyorum, diyebilir birisi. Süleymaniye’nin çok mu umurundaydı sanki. Sen başını çevirdiğinde o yok olmuyor, o duruyor dağ gibi. Gelen turiste, eşe dosta, yabancıya göğsünü gere gere onu gösteriyorsun. Dolayısıyla Divan Edebiyatı da böyledir. O dağ gibi duruyor orada. Onun içine girecek anlayacak, işleyecek; bugüne, yarına güncelleyecek, ondan beslenecek insanlara ihtiyacımız var. En azından bu ihtiyacı, bu birlik ve süreklilik duygusunu verebilirsek İnşaallah gençler kendi yolunu kendisi bulacaktır, diye ümit ediyorum.


10. Gençlere, genç araştırmacılara bu alandaki çalışmalarında neler tavsiye edersiniz?

Ben yiyecek ekmeği olmayan yoksul bir aile çocuğuydum. 11 yaşında yatılı okula gittim ve bu yoksul, alicenap millet beni okuttu… Okuttu ve buralara kadar getirdi. Dolayısıyla ona karşı minnettarım. Ben, akademik hayatımda gece gündüz çalışarak milletime olan borcumu ödemeye çalıştım. Cezbeye kapılmış gibi sabahın köründe masama oturdum. Mesai bitinceye kadar akşam olmasın istedim. Mesai bitmesin istedim, severek çalıştım. Elimden geleni yapmaya çalıştım. Şunu olayım, bunu olayım; doçent olayım, profesör olayım derdim olmadı. Çok çalışınca sürekli çalışınca zaten öyle bir derdin de olmuyor. Yani vakti geldiğinde her şeyin hazır oluyor. Asıl olan çalışmaktır, millete hizmet duygusudur. İhlas ile samimiyetle çalıştığınız takdirde hem edebiyatı anlamak, anlatmak yolunda hizmet etmiş oluruz hem de kültürümüze, milletimize borcumuzu ödemiş oluruz.

Genç arkadaşlarımın, bu işe heves eden genç akademisyenlerin yapması gereken bana göre eskilerin izine basarak yürümektir. Eskiler ne yapmış, nasıl yapmış, neden yapmış? Bu sorulara cevap arayarak onları tek tek okuyarak karıştırarak kitaplarını eline alarak sağlam bir bibliyografya bilgisine ulaşmaktır. Burada eski nesilden bize rehberlik yapanlar. Ne demek istiyoruz? Ali Nihad Tarlan öncü isimlerden olan, akademinin kurucularından. Neler yapmış? Onları incelemek, okumak öğretici olur. İlk defa elinde bir model olmadığı hâlde edisyon kritik tenkitli neşir diye bir şey ortaya koymuş. Sistematik divan tahlili ihtiyacı duymuş. O zaman sonraki nesiller ne yapmış? Onlara sırasıyla baktığımızda görüyoruz ki her neslin imkânları farklıdır, ihtiyaçları farklıdır, öncelikleri farklıdır. Onların ayak izine basarak ilerlediğimizde günümüze geliriz. O zaman deriz ki acaba benim neslime düşen hizmet nedir? Onlar, bunları yaparak buraya kadar gelmişler bugün benim imkânlarım onlardan çok farklı, bilgiye ulaşmak bu kadar kolay. Bilgisayar, internet var. Bilgi imtiyaz olmaktan çıkmış. Bir tıkla ulaşıyorsun. Eskiden parası olan, koleksiyon sahipleri ancak dinleyebiliyordu Tanburi Cemil’i, taş plakları. Şimdi dağdaki çoban giriyor Youtube’dan dinliyor. Bunun gibi bilgiye ulaşmak, imkânlar çok değişti. Ben ne yapabilirim? Bu soruya cevap bulup yeni bir şey yapmak. Ona katkı sağlamak. Bu mümkündür. Bana bir çalışma konusu verir misiniz, dememek lazım. Kendi sorularının peşine düşüp kendi cevaplarını bulmak peşinde olmalı kişi. Her makale, bir soruya verilmiş cevaptır. Her kitap, sorulara verilmiş cevaptır. Bunu ben araştırmalıyım ihtiyacıyla ortaya çıkmıştır. Sizler de eminim ki bu nesillerin rehberliğiyle bu yolu takip ederek ne yapmanız gerektiği konusunda kendi cevaplarınızı bulacaksınız ve İnşaallah bizden daha iyisini yapacaksınız.


11. Hocam röportaj için teşekkür eder, saygılarımızı sunarız. Söylemek istediğiniz veya eklemek istediğiniz bir husus var mıdır?

Çok teşekkür ederim. Başarılar dilerim. Sağ olun, var olun Türk gençliği…

Eksiklerim varsa da hoş görün artık…


Prof. Dr. Cemal Kurnaz’ın Aldığı Ödüller:

Halk ve Divan Şiirinin Müşterekleri Üzerine Denemeler (Ankara 1990) isimli eseriyle Türkiye Yazarlar Birliği 1990 yılı Deneme Ödülü’nü kazandı.

Deli Rüzgâr Osman Yüksel Serdengeçti isimli eseriyle, Edebiyat Sanat ve Kültür Araştırmaları Derneği (ESKADER)’nin 2012 yılı biyografi ödülüne layık görüldü.

• Türk Ocakları Genel Merkezi tarafından, 2013 Yılı “Hamdullah Suphi Tanrıöver, Türk Ocakları, Kültür Armağanı” verildi.


Röportaj Yapanlar: Emrah Aydemir - Cengiz Sarışen


interactive connection



Bu İçeriğe Tepki Ver (en fazla 3 tepki)


Bunları da görmek isteyebilirsin!