"Ah şem-i emel, bana sadece çalışma azmi verdin... sevgiyi değil..."

Şem-i Emel

                                           ŞEM’-İ EMEL

  Sessizliğin melodisi yüzlerce kitabın sert kapağına çarpıp tekrar silkit hükmünü sürdürüyordu. Kitapların ruhunu okşayan bu melodi en hafif bir gürültüde akordu bozulmuş çalgı gibi kulakları tırmalıyordu. Sessizliğin senfonisine arada alışılmış olan öksürük sesi de akompanye ediyordu. Ciğerleri parçalanan bir esirin vaveylâsı kadar elîm ve tizdi. Öksürük ile birlikte gelen adım sesleri büyük ahşap masanın yanındaki akide şekeri berjerde durdu. Yorgun bir nefesle berjere oturdu ve yaslandı. Bir süre kitap kokuları sinmiş olan tozlu havayı soluduktan sonra masanın üzerindeki kalın, kadim kitapların arasında kaybolmuş, bitmek üzere olan, krem rengindeki muma baktı. Dingin yüzündeki hüzünlü, mühtez bakışları değişime uğramadan dudaklarında hafif bir tebessüm belirdi. Mamafih pinhan kırışıkları bir lahzada kendini göstermiş oldu. Beyaz zülüfleri alnına düşerken, tombul yanaklarına tatlılık kattığından habersiz, ensesine kadar uzun, ağarmış saçlarını kulağının arkasına tıkıştırdı ve ince kırış kırış olmuş parmaklarını mumu yerleştirdiği bakır bardak altlığında gezdirdi. Mumun tamamı neredeyse erimiş, tabakta katman katman olmuştu. Titrek elleriyle kitabın üzerindeki kibrit kutusunu kavradı. Kutuyu açtı ve içindeki son kibriti de alarak bir defada yaktı.

Füruzan, bal rengindeki gözlerini kibritin ucundaki raks eden şûleye dikerek aklındakileri diline sıraladı.

“Biliyorum, şem-i emeli son bir kez daha yakıp, tutuşturmak için sabırsızlanıyorsun. Seni daha fazla bu arzundan mahrum etmeyeceğim. Bugün son kez mumu yakacağım... bitene kadar yansın” dedi ve giderek kısılan sesiyle sözlerine devam etti.

“Benim arzularım bitti. Bunun ne anlama geldiğini sen de biliyorsun... bakalım önce hangimiz sönecek?”

Kesik bir soluk aldı. Belki de söyleyeceği çok şey vardı. Lakin boğazına takılan yumruyu hissedince sustu...

Bu suskunluktan istifade eden kitapları sanki hâb-ı nâzadan uyandırmak ister gibi gürültülü bir şekilde, pejmürde masanın diğer ucunda duran yıllanmış günlüğüne doğru uzandı. El yordamıyla alıp, evladını okşayan bir anne yahut baba misali, günlüğünün sert kapağını okşadı. Kenarlarında zer renginde hat sanatına benzer detaylar vardı. Kapağın orta kısmında ise kakma işçiliğiyle, parlak lakin maddi değeri olmayan büyüklü küçüklü taşlar yerleştirilmişti.

Yaşaran gözlerine nazaran onu dudaklarına yerleşen buruk tebessüm ilgilendiriyordu. Onu hem duygulandırıp hem mutlu eden ise elindeki tozlu, tüm duygularını, acı-tatlı günlerini paylaştığı dostuydu. Hiçbir zaman kilitlemediği günlüğünün ilk sayfasını açtı. Birçok kez okumasına rağmen her okuyuşunda sanki o günü ilk defa yaşıyormuş gibi kalbi şiddetle atıyordu. Kalbinden gelen gözyaşlarını azat etti ve geçmişini zihninde ihyâ eden gubârî stilindeki yazdığı yazıları meçhul kaçıncı kez tekrar okudu.

1 Ocak 1942

Jurnalin kapağını henüz açıp ilk defa kokusunu içime çekiyorum. Henüz on yaşımda toy bir oğlan olmama rağmen kitap kokusunu alınca ruhum yaşça büyüyor, mest oluyorum. İleride eski anılarımı konuşup, kederleneceğim sadık bir dosta ihtiyacım var. O da sensin, sevgili jurnal. İnşallah dayımdan sonraki ikinci dert ortağım olacaksın. Kendimden ancak bu kadar bahsedebilirim; şimdilik yaşı küçük fakat ruhu büyük bir oğlanım. Sana ailemden bahsedecek olursam ise sadece dayımı söyleyebilirim. Kendisinin göremediğim kanatları var sanki... o kadar iyi ki... kendimi bildim bileli dayım bana hep okuma kitapları alır. Her hafta başı acil tarafından bir kitapla eve döner. Bu sefer elinde bir jurnal ile -bu sen oluyorsun- eve dönünce çok şaşırdım ve bir o kadar da sevindim.

Dayım otuz beş yaşlarında, kısa ve tombul biri. Hiç evlenmedi. Sanki hayatını bana adamış gibi. Onun benden başkası, benimde ondan başka kimsem olmadığını söyler. Haklı... çıkan yangın kocaman ailemi yok etti... her neyse... bu sefer ağlamayarak güçlü biri olduğumu kanıtlayacağım.

Ayrıca dayım felsefe yapmayı ve okumayı da çok sever. Ben ise şiir okumayı severim. Hatta ileride iyi bir şair olmak istiyorum. Bu benim emelim. Dayımın her zaman dediği gibi “insanların kendilerince emel mumları vardır. Mumların büyüklüğü ise arzularının, emellerinin büyüklüğüne bağlıdır. Yaşadığın müddetçe emel mumun hep yanar. Eğer ki şem-i emel sönmüşse, bil ki sen de yaşamıyorsundur.”

Ben de kendime büyük bir mum alacağım. Hem de çok büyük. Çünkü benim büyük emellerim var ve eriyip bitmesini istemiyorum...

Cümlenin sonuna gelmişti. Bu kadar kolay mıydı? Vakit ne ara geçmişti? Az önce heyecandan kalbi duracak gibiydi. Okumak için can atıyordu. Şimdi ise yerinden kalkıp zamana aşık gibi yavaş adımlarla semaverin başına gitti. Elindeki kupayı sıcacık çay ile doldurup keza ağır adımlarla yerine geçti. Çayın nemli buharı suratına doğru yükselirken, onun elleri yine kadim dostuna doğru yöneliyordu. Mumdaki alevin hırsını görünce, hızla günlüğünden bir sayfa açtı.

11 Mart 1948

Büyümek; sevdiklerinden uzaklaşmak mı demektir? Dayım neden benden nefret etmeye başladı? On altı yaşıma kadar her şey yolundaydı. Peki şimdi ne değişti? Bana karşı aldığı tavırlar her şeyi ifşa ediyor. Bu karışıklığın içinde kayboldum. Yolumu bulamıyorum. Tek anlayabildiğim, dayım benimle bağını koparmaya çalışıyor. Buna hazır mıyım? Bilmiyorum...

Dün akşam bana, beni gece boyu düşündürecek, bir teklifte bulundu. Benden çalışmamı istiyor. Daha doğrusu emrediyor. Matbaada çalışan arkadaşının aracılığıyla beni işe yerleştirecekmiş. Benim anlayamadığım durum şu ki; dört-beş sene evvel ikinci dünya savaşı döneminde ekonomik sıkıntılar daha fazlaydı. Benim asıl o zaman çalışmam gerekiyordu. Lakin onca sıkıntıya rağmen bir of bile çekmedi. Şimdi ise her şey yolundayken, beni işe girmem için zorluyor. Elbette çalışacağım. Zaten ne yapsam on altı yılın hakkını ödeyemem.

Hayat bana bir ders daha verdi; insanlar değişir...

2 Şubat 1949

Bir yıla yakındır hem matbaada çalışıyor hem de eğitime devam ediyorum. Çalıştığım işten bahsetmeyeceğim. Zira şu anda bahsetmek istediğim; dayım. Onun mustarip hali kalbime kan gibi katre katre damlıyor.           Günden güne zayıflıyor. Mürde gibi yüzü, lerzan bedeni içime yıldırım gibi delici bir şüphe düşürdü. Bu kadar kısa vakit içerisinde bakımsız, kupkuru alîl bir ağaca döndü. Dün gece, muhtelit aklımla kitap okumaya çalıştığım bir esnada, kulağıma gelen kesik hıçkırıklar içimdeki mihnetin yayılarak kalbimi çember gibi çevrelemesine neden oldu. Nefesim daraldı ve elim ayağım titremeye başladı. Hissedemediğim ayaklarımla odadan korkak bir gürkzade gibi çıktım. Beynim, en kötü neler olabilir konusunda düşünme hududunu aşmış iken kendimi dayımın odasının kapısında buldum. Evet, dayım ağlıyordu. Hem de haykırarak. Elinde ise babam ve annemin fotoğrafı vardı. Onu ilk defa böyle ağlarken görüyordum. Bazen eskileri yâd ettiği zamanlar gözleri yaşla dolardı. Lakin acısını içine gömer beni güldürmeye çalışırdı. Şimdi onu böyle, tıpkı bir çocuk gibi ağlatan mesele neydi? Yanına gidip derdini paylaşmasını istemeye cesaret edemiyorum. Zira araya çözülemeyecek buz kütleleri koydu. 

Sadece onun tebessümüyle çözülecek buz kütleleri...

4 Şubat 1949

Nefes aldırmayan yağmurdan korunmak için markizin altına girdim. Böylelikle İzmir’in koşturmacasını fark etmiş oldum. Ne müthiş bir fevç! Lakin içlerindeki yaşama hırsı fazla, daha fazla. Hepsinin emel mumları cayır cayır... nimbuslardan boşalan baran bile etki etmiyordu.

Bir süre olduğum yerde yağmurun dinmesini bekledim. Baktım, yağmur duracak gibi değil, eve doğru yol aldım. Zaten yağmur kadar huzurlu bir doğa olayından kaçmam beyhude...

Az önceki İstanbul beyefendisi sanki bir menfezde kayboldu. Islak tavuğa dönmüş bir halde eve girdim. Buz tutmuş bedenimi bir anda beni saran havlu ısıttı.

“Niye bu soğukta yağmurun altında yürüdün? Hasta olacaksın.”

Dayım tıpkı eski günlerdeki gibi beni hem azarlıyor hem de elindeki havluyla başımı kuruluyordu. Konuşmaya fırsat bulamadan, kendimi kuru giysiler giymek için odamda buldum...

Odadan çıktığım vakit dayım elinde iki bardak ıhlamurla salonda bekliyordu. “Biliyorum yine aynı şeyi yapacak. Önce benimle ilgilenecek sonra, mecburiymiş gibi, araya buz kütleleri koyacak” diye kendimi doldururken bedenim salona gitmiş, bir lahzada dayımın karşısındaki koltuğa otururken kendimi buldum.

Dayım acı bir tebessümle ıhlamurunu içtikten sonra bir müddet derinden bana baktı. Ben ise sıcacık ıhlamura gözlerimi dikmiş ilk yudumu almak ile almamak arasında mekik dokurken, şom çenem yine benden izinsiz eylemini gerçekleştirdi.

“Bana ne zaman söyleyeceksin?”

Ah bu çenem! Beni hep çıkmaz sokaklara atarsın!

İçimden talakatime sayarken dayım çoktan sual dolu bakışlarını tepeme dikmişti.

“Neyi?”

Kendimi yine mahcup, zebun bir köle gibi hissettim. Başımı bile kaldıramıyordum. Kızaran parmaklarımı fincanın dar kulpundan kurtarıp sehpanın üzerine bıraktım.

“Bu değişimin nedenini?”

Bakışlarımı şarköy kiliminin yeşil yapraklı bordürlerinde gezdirirken şüpheli bir kahkaha tufanı kulaklarımı ağrıttı. Dayım hem gülüyor hem de arada “çok komiksin evlat gibi” lakırdılar ediyordu. Lakin ben ciddiydim. Dayımın bu gülüşünü tanıyordum. Ne zaman ikimiz de üzülsek, böyle bir kahkaha tufanı kopararak ortama olumlu bir enerji yaymaya çalışırdı. Yine aynı davranışta bulunmuştu. Bu sefer kaşlarım çatık, daha sert bir ses tonuyla konuştum.

“Kahkaha atmak bir cevap değil, dayı!”

Dayım biraz daha ciddileşmişti.

“Biliyorum aslanım, biliyorum... Ziya... sen kocaman adam oldun. Bu davranışlarım seni üzdü biliyorum. Lakin bu durumda nasıl bir yol izleyeceğimi bilemiyorum. Belki benden soğursan, üzülmezsin diye düşünmüştüm. Fakat, anladım ki böyle pek üzüldün. Günden güne mum gibi eridin.”

Dayımın konuşmasından cesaret alarak başımı yerden kaldırdım ve devam etmesi için ona baktım.

“Aklımda hâlâ beş-altı yaşlarındaki halin ihya ediyor...” derin bir soluk aldı ve ekledi.

“İnsanlar bedenleriyle değil düşünceleriyle büyürler ve sen de çok olgun bir insansın. Kendinden ağır yükleri kaldırabilecek bir ruhun var. Lakin dertlerimi seninle paylaşmak istemiyorum.”

“Hayır, dayı! Paylaşacaksın.”

Dudaklarında hafif bir ihtizazdan sonra ihtiyarsız gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı.

“Ben öleceğim.”

Dayımın son cümlesi beynimi durdurmaya yetmişti. Başımdaki titreşim ve ağrıyla odaya geçtim. Ağladım... ağladım... Dua ettim... elimden başka ne gelebilir diye çok düşündüm. Lakin bulamadım. Çaresi bulunmamış bir hastalığa yakalanmıştı. Şu anda kâğıt gözyaşlarımdan boğuldu. Yazmak bile canımı yakarken içimi düşünemiyorum...

6 Şubat 1949 

Yine odamın rüzgâra kucak açtığı bir gece... penceredeki perdeyle sanki beni yakalamak istiyormuş gibi. Her seferinde daha da ileriye savruluyor. Rüzgârın amacı neydi? Perdeyi sürekli içeriye hapsetmek istiyor. Benim kalbim ise ruhuma çöktükçe çöküyor, içine gömülüyordu. Kalbim kurumuş toprak gibi parça parça olup ruhuma gömülmüşken, rüzgâr beni hortuma dönüşüp içine kalebent etse de mühim değil. Pencereyi kapattım ve perdeyi çektim. İşte bu kadar... odadaki zulmetle baş başayım artık...

Bir süre tefekkürât-ı amîka ile haşır neşir olduğum için dayımın yanıma geldiğini anlayamamıştım. Bu sefer daha rahat bir etvârı vardı. Elinde tuttuğu büyük mumu nefesiyle söndürdü ve oda meçhul kaç kez karanlığa teslim bayrağını çekti. Geldi ve yanıma oturdu.

“Sana şem-i emel ile ilgili söylediklerimi hatırlıyor musun?”

Sadece kafamı sallamakla yetindim.

“Benim de bir mumum var. Şu anda bitmek üzere. Lakin pek dolu yandı, vaktinde eridi. Emelimi merak ediyor musun?”

Sözlerine devam etmesi için yüzümü hafifçe dayıma doğru çevirdim. Muhtemelen karanlıktan bu eylemimi göremedi. Bu yüzden kısılmış sesimle “evet” diyebildim.

“Benim tek bir arzum vardı. O da senin ilim irfanla uğraşan, kitaplara aşık bir delikanlı olduğunu görebilmekti. Çok şükür ki bugünleri görebildim.”

“Sence de bu bağnazlık değil mi? Sanki mum yandıkça isteklerimiz olacakmışçasına körü körüne umut bağlıyoruz.”

“Aslında maksadımı aklında ihya edebilmek için bir görsel. Elbette mum yanınca emellerin gerçekleşecek diye bir durum söz konusu olamaz. Senden sadece soyut düşünmeni istiyorum, Ziya. Emellerimize ulaşmak için çalışıp, pek çok da çaba göstermeliyiz. Mamafih isteklerimizin hayırlısıyla gerçekleşmesi için Yüce Allah’a yalvarıp, dua etmeliyiz.”

Cebinden çıkardığı kibriti bir çırpıda yakarak mumun üzerine tuttu. Mum tutuşunca ise elindeki kibriti söndürüp, mumu eline aldı.

“Bak şimdi kocaman mum küçücük bir şûleye teslim oldu. Fevkalade! Lakin izlemeye devam ettikçe katre katre eridiğini görüyorsun. Bir süre sonra tabakta ince bir katman olacak. Sen o katmana gözlerini dikmiş, hayret içinde bakarken mum erimeye devam edecek. Katreler, katmanın üzerine damlayacak. Sonra bir bakmışsın mum erimiş. Ortada ne yanan şûle kalmıştır ne de yanacak fitil...

Zamanda böyledir. Göz açıp kapayana kadar gelir, geçer. Durgun suların derinlerinde, bazen ise bir yakamozda kaybolur.”

Ben hayret içerisinde dayımı dinlerken, o eliyle mumu söndürdü ve ekledi.

“Şimdi senin gerçekleşmesini istediğin bir çok emelin var, biliyorum. Şimdi bunların olması için bu koca mumun erimesini mi bekleyeceksin? Yoksa şem-i emeli yakıp çalışmaya mı başlayacaksın?”

Bu fevkalade düşünce membaı olan adamı dinledikçe, onunla mükaleme ettikçe rahatlıyorum. Mumu tekrar şûlesi ile buluşturdum ve “şem-i emel bundan sonra güzel emellerle yanacak...”dedim.

Bir hayalim vardı benim. Bir gün yazdığım eserlerle ilelebet hatırlanacağım. Yazdıklarımla insanların kalbine iyiliği saflığı ilmik ilmik işleyeceğim...

5 Temmuz 1951

Dünyada canlılara ebediyet yoktur. Elbette herkes ölümü tadacaktır. Dayımı hatırladıkça kendi kendime böyle diyorum. Ölümünün üzerinden neredeyse iki sene geçti. Bu durum beni o kadar sarstı ki bir sene boyunca bilinçsiz gezdim. Sağ olsun sahaf Şinasi amca bana tekrar emellerimi hatırlattı. İki sene aradan sonra jurnale tekrar bir şeyler yazıyorum. Sadece biraz daha elîm, daha yaralı bir kalple...

Şimdi Şinasi amcanın kitap dükkanında çalışıyor, ona yardım ediyorum. Aynı surette yarım kalmış çalışmalarıma tekrar avdet ettim. Bu kadar anlatabilirim. Zira kalemimi kâğıda her değdirdiğimde kalbimdeki acılar kendini anlatmak istiyor. Buna müsaade etmeyeceğim. Bu pek fena bir acıdır!

Yaşlı adam, ağlamamak için dilini kemiriyordu. Hızlıca bir sürü sayfa çevirdi. Aradığı sayfayı bulunca ise kendini dünyadan tekrar soyutladı.

18 Aralık 1954

Odama sızan küçücük ışık huzmesi beni ısıtmaya yetmişti. Acaba beynime de bir yararı olur muydu? Sanmıyorum... sorun bendeydi... ilhamsızlık! İlk eserimi yazdığımda bu kadar zorlanmamıştım. Şimdi ne değişti?

En iyisi temiz hava almak diye düşündüm ve dışarıya çıktım. Dışarıda çok hoş bir hava vardı. Gökyüzü nimbuslara teslim olmuş, gümüşi renklerde parıldıyordu. Yeryüzü ise yağmuru çoktan davet etmişti. Böyle sağanak yağmura yakalandığım sırada hep ilk bulduğum bir markizin altına girerim. Elimde şemsiye olsa bile bunu yapmayı seviyorum. Bulduğum bir markizin altına girdim ve beklemeye başladım. Bu sırada kapının camından kendimi pek pejmürde buldum. Üstüme çekin düzen verdiğim esnada başıma yediğim darbeyle neye uğradığımı şaşırdım. Başımdaki şapka yere düşmüştü. Olayı kavramaya çalışırken siyah şemsiyenin arkasına gizlenmiş nahif bir bayanın bana mahcup bir ifade ile baktığını gördüm.

O ki, kayalıkta açan yalnız papatya.

O ki, kaktüslerin arasında yetişmiş kırmızı gül...

Bayanı görür görmez nutkum tutulmuştu. Aklımdan durduramadığım cümle şelalesi akıyordu. İlham yeni gelmiş olmalıydı. Bir an önce eve gidip bir şeyler yazmalıydım. Bu yüzden eğilip yerden şapkamı aldım. Bayan hâlâ mahzun mahzun bana bakıyordu. Çok anlayamadığım bir his içime ilişmişti. Sanki midemden bir şeyler kalbime hücum ediyordu. Bu aşk mıydı? Evet, belki de hayatımın kadını mahzun bakışlarıyla, keskin çehresiyle karşımda duruyordu. Hemen bir iki lakırdı söylemeliydim.

“Esef mi ediyorsunuz?”

Adını bilmediğim güzel, bakışlarını yere dikti ve “evet, az önce yanlışlıkla sizin şapkanızı düşüren bendim. Hepsi şemsiye yüzünden! Size bir tarziye borcum var” dedi.

O, ne güzel bir teraneydi... o güzel çehreyi hep görmek isterdim. Lakin bu gizemli bayanı bir daha görmek nasip olmadı. Bana öyle güzel bir hediye verdi ki haberi yok. Çehresini hatırladıkça beynimde ucunu yakalayamadığım ilham fırtınası kopuyor... Ah! Neredesin gizemli bayan...

Hızlıca günlüğünü kapattı. Mumun bitmesine çok az kala “benim ilham kaynağım olup, nasıl yok olursun. O bir heyula değil, uyanmak istemediğim tatlı bir rüyaydı... Ah şem-i emel, bana sadece çalışma azmi verdin... sevgiyi değil...”

Gözlerini bir daha hiç açmamak üzere sonsuzluğa kapattı. 

Mum bitmiş, sessizlik yine hükmünü sürdürmeye başlamıştı... Sessizliğin melodisi tekrar tozlu raflarda dolaşıyor, bir ninni gibi yüzlerce kitabı hâb-ı nâza daldırıyordu.

SON...


interactive connection



Bu İçeriğe Tepki Ver (en fazla 3 tepki)


BUNLARI DA GÖRMEK İSTEYEBİLİRSİN!

Facebook Yorumları